Ana içeriğe atla

Pırağ, Praha, Prague ya da Prag

Nazım Hikmet'in vatan hasretini en derinden hissettiren şiirlerinden birisidir belkide Saman Sarısı. Şiirin tamamını buradan okuyabilirsiniz. Bu şiirinde belki Çekçe Praha diye yazılıp Pırağ gibi okunduğundan kentten Pırağ diye bahseder. Adı nasıl söylenirse söylensin ziyaretçilerine aynı büyüyü hissettiriyor kent. Sanki büyülü bir el yapılara dokunmamış insanları değiştirmiş. Bu hissi kale civarında gezerken, ya da eski kent meydanında ve özellikle küçük mahallede fazlasıyla yaşıyorsunuz. Küçük mahalle, Prag kalesinin alt tarafındaki yapılardan oluşuyor. 18. yüzyıldan bu yana yapılara dokunulmamış. Kent, biblo gibi korunmuş binaları, adım başı satıcılarla pazar yerini aratmayan Charles köprüsü, saat başı gösterisi beklenen astronomik saati, mini etekli kızları ve ucuz birasıyla turist cenneti. Prag'a gidenler hep binaların güzelliğinden biranın ucuzluğundan bahsediyor. Hatta internetteki kent ile ilgili yorumlarda birisi Safranbolu, Beypazarı varken taa Prag'a neden gidilir ki ben gittim pişman oldum diye yazmış.
Oysa kenti gezerken Çek tarihine, kültürüne ilişkin bir çok ipucu görüyorsunuz. Örneğin eski kent meydanındaki (Staroměstské náměstí) devasa heykeli düşünün. 1400'lü yıllarda yaşamış (1369-1415) din adamı Jan Hus'un protestanlardan yıllar önce romanın katolik kilisesine karşı çıktığını, Tanrı'ya ulaşmak için rahiplere, aracılara ihtiyaç olmadığını ileri süren görüşler ortaya attığını, kiliselerin para ve güç nedeniyle kirlendiğini ileri sürdüğünü Martin Luther'in Hus'un görüşlerinden etkilendiğini bilmeden meydandaki bir anıt olarak görüp geçersiniz yanından. En iyi ihtimalle kilise tarafından yakılan bir din adamı olduğunu öğrenirsiniz rehberinizden (varsa böyle biri).
Kentin dört bir yanından gelen klasik müzik konserleri ilanlarını görüp, Dvorjak'ın Çek olduğunu, Beethoven'ın Çek asilzadelerinden Lobkoviç ailesi tarafından himaye edildiğini hatta bir dönem Prag'da yaşadığını, 5. senfoniyi Lobkoviç'lerden birine ithaf etitğini, Mozart'ın Don Giovanni eserini Prag'da bestelediğini ve ilk temsil edildiği binanın eski kent meydanının biraz ilerisindeki konser salonunda yapıldığını, binanın önünde Giovanni'yi temsil eden bir heykelin dikildiğini bilmezseniz bu işin (birçok yerde klasik müzik konserleri düzenlenmesinin) turistlere yönelik avlama olduğunu düşünürsünüz. Bu düşüncenizde bir yere kadar haklı olsanız bile Çek kültüründe klasik müziğin önemli bir yer tuttuğunu bilmek gerekir Prag'ı anlamak için.
Ayrıca Prag'da Kaleyi gezerken Lobkoviç ailesinin sarayını mutlaka ama mutlaka gezmek gerekir ayrıca. Prag gezisinin olmazsa olmazıdır bence bu saray ziyareti. Tam kalede, oyuncak müzesinin karşısında yer alıyor saray. Orayı gezmezseniz bir takım insanların sadece zengin aile bireyi olarak doğdukları için nasıl ayrıcalıklı hayatlar sürdüklerini ellerinizle tutacak kadar somut hissedemezsiniz. 1700'lü yıllarda insanlar açlıktan kırılırken bir yanda, şanlı aile, köpeklerinin portlelerini yaptırmış ve şimdi, kadife devrim sonrası güçlü avukatları ile kamulaştırılmış mallarını geri alınca, Prag merkezindeki saraylarının bir odasında (ki odanın ismi köpek odası) sergiliyorlar köpeklerinin portrelerini. Müzeyi gezerken ücretsiz verilen AudioGuide'dan alın mutlaka. İngilizce'sini alırsanız şanlı ailenin bireylerinden birisinin ağzından dinliyorsunuz öykülerini. Sarayı gezince resim berraklaşıyor. Avrupa hanedanlarının birbirleriyle akrabalık ilişkilerinin kaç asır öncesine dayandığını, doğuya karşı kaç kez aynı ordularda birleştiklerini görünce bugünler daha iyi anlaşılıyor.
Binaların görkemi ile etkilenirken bir yandan da her yere ne kadar kolay ulaştığınızı, kentte toplu ulaşımın nasıl verimli çalıştığını gözlemlemek gerekir. 1968'lerde Çekoslovakya sol bloktayken kurulan 3 metronun yeryüzünde tramvaylarla desteklendiğini görünce, yurdunu demir ağlarla kimin ördüğünü düşünmek gerekir. Ankara'mızda neden tramvay yoktur diye sormak gerekir kendimize. Bırakın tramvayı koca başkentimizde yakın zamana kadar belediyenin hizmeti ile havaalanına ulaşmak bile olanaklı değildi, ki hem Prag'da hem Budapeşte'de hem de şimdiye kadar gittiğim tüm Avrupa kentlerinde en kolay şeylerden birisidir toplu ulaşım sistemi ile kent merkezine inmek.
Çok sistematik bir rehber değil bu yazı farkındayım. Orada tuttuğum notları derleyince daha düzgününü yazacağım. Şimdi fotografları düzenlerken görüp aklıma gelenleri yazayım dedim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

bir kez daha, nedir bu sayısal karasal televizyon?

Blog sayfamda DTT etiketiyle yayınlanmış 100'e yakın içerik bulunsa da, geçenlerde buluştuğumuz lise arkadaşlarımın sorusu üzerine, bir kez daha yazmaya karar verdim. Bilenler, okumadan geçebilir. Bilmeyenler ve sektörün uzağındaki kişiler düşünülerek hazırlanmış bir yazıdır.  Soru - yanıt şeklinde kurgulanmış yazılarımın daha çok okunduğu gözlemi üzerine, buyurun sık sorulan sorularla Sayısal Karasal Televizyon: Şimdi tam olarak neden bahsediyoruz? Çanak ile izlediğimiz televizyon mu?

IPTV World Forum Eastern Europe bu yıl İstanbul'da.

Konu ile ilgililerin merakla beklediği etkinlik ilk kez ülkemizde gerçekleştirilecek. Mövenpick Hotel, İstanbul'da 12-13 Ekim (yani haftaya salı-çarşamba) günlerinde toplam 9 oturumda önemli konuşmacıların yer alacağı IPTV World Forum Eastern Europe ile ilgili ayrıntıları web sayfasında bulabilirsiniz. Etkinliğe katılım ücretli. Ücretler epey yüksek. 5 Ekim'den önce kayıt yaptırmışsanız, ki bu iletiyi yazdığım tarih düşünülünce artık çok geç :), 1499 € ödemeniz gerekiyor. Bugün kayıt yaptırırsanız ise 1799 € ödeyeceksiniz. Ancak Free Operator Pass adlı bir seçeneğiniz daha var. Free Attendance For Service Providers olarak ayrıntılandırılan bu seçeneğin tam olarak kimleri kapsadığını çözemedim. Eğer IPTV hizmet sağlayıcılar kastediliyorsa Türk Telekom, TTNet, Superonline gibi şirket çalışanları kapsanmış oluyor. İşin doğrusu kendimi de o kategoriye sokup kayıt yaptırdım :) Ancak kaydımın geçerli sayılıp sayılmadığı belli değil henüz. Neyse, fırsat bulursanız önemli bir etkinlik

IPTV World Forum ardından, gözlemler

Etkinliğin teknik değerlendirmesini önümüzdeki haftaya bıraktım gerçi. Ancak, haftaya kadar bekleyemeyenler için kısa kısa gözlemlerimi aktarayım. Ayrıntılı değerlendirmeler gelecek merak etmeyin... Türk Telekom, yaklaşık 5 yıl önce başladığı IPTV projesinde sona gelmiş. TTNet şirketi üzerinden IPTivibu (TTNet CEO'sunun sunumunda, ki konferansın tümü simultane tercüme falan yapılmadan sadece İngilizce'ydi, bu ismin İngilizce'de that is IPTV anlamına geldiğini söyleyince fark ettim IP tivi işte bu anlamında bir kısaltma olduğunu :) adlı hizmeti sunmaya 2 hafta önce başadıklarını duyurdular. Konferansta soft launch (yumuşak duyuru ?) olarak yapılan duyuru ile hizmetin başlatıldığı söylense bile henüz web sayfasında bu konuyla ilgili bilgilere ulaşılamıyor.  IPTivibu hizmeti için en az 8 MBit/saniye hızında TTNet internet aboneliği gerekiyormuş. Şimdilik 101 kanal, ki bunların içerisinde HD olanları da olacakmış. Etkileşimli hizmetler, flick uygulaması falan da sunula