2026 yılında hâlâ blog okuyan kaldı mı, bilmiyorum. Soru cümlesinden "blog" kelimesini çıkartabileceğimizi düşününce, yanıt belli. Bırakın okumayı, kimse izlemiyor günümüzde. Hepimizin tek yaptığı kaydırmak. Bir sonraki daha farklı olur umudu mu bilinmez, "akıllı" cihazların karşısında giderek "akılsızlaşan" bizler, kaydırmadan duramıyoruz. Karşımızda bizi bizden iyi tanıyan algoritmalar... Fazlasıyla savunmasız, çaresiz, bezgin... Biteviye kaydırıyoruz. Kaydırdığımız şeyin ne olduğunun da bir önemi kalmadı aslında. Bir saniye önce dünyanın öbür ucundaki bir felakete üzülüyor, yarım saniye sonra bir kedinin komik düşüşüne gülümsüyor, hemen ardından hiç tanımadığımız birinin filtrelerle kusursuzlaştırılmış sahte hayatına iç geçiriyoruz. Duygularımız bile bizim değil artık; ekrandaki piksellerin hızına yetişmeye çalışan, sürekli vites değiştirmekten motoru yakmış birer mekanizmaya dönüştük. Bilgi, eğlence, trajedi ve komedi... Hepsi birbirine karıştı ve ayn...
Nevzat Çelik'in adı tanıdık gelmeyebilir kimilerine ancak, Şafak Türküsü desem, yaşı yaşıma yakın olanlardan duymayan yoktur sanırım. Ahmet Kaya'nın besteleyip seslendirdiği Şafak Türküsü, Nevzat Çelik'in cezaevindeyken yazdığı bir şiir. Şairlerin kaleminden çıkan öykü ve romanları ilgiyle okuyorum. Şiirin edebi yapıtlar arasında özel bir yeri var bence. Kelimelerle hem duygulara hem uyuma hitabetmeyi başarmak kolay iş değil. Böylesine zorlu bir şeyi başaran şairlerin diğer edebi türlerdeki eserlerini merak ediyorum. Leke, farklı zamanlarda yazılmış dört öyküden oluşuyor. Zorlu koşullar altında yaşanılan ya da yarım kalan tutkuların, sevdaların öyküleri. İlk öykü, tek kişilik somya, 1984'te Bayrampaşa Cezaevinde kaleme alınmış. Kitabın son öyküsü Deniz ile Sezen ise 2004 tarihli. Esere adını veren Leke, diğer öykülerden gibi çarpıcı bir finalle bitiyor. Leke'nin ardından Nevzat Çelik'in Bağışlanmış Hüzün adlı romanını okumak istiyorum. Gemini'nin notlarıma ...