Herkes için böyle midir, bilmiyorum. Kendimde fark ettiğimden bu yana değiştirebilmek için çaba harcıyorum. Neden bahsettiğimi merak etmişsinizdir.
Etmediniz mi?
Onca kelime ile ilginizi çekemediysem yazının devamını okumak için vakit harcamayın. Merak edenleri ise fazla bekletmeyeyim. Yazının başlığını irdeleyeceğim, ama önce biraz geriye gidelim.
Bir şeyleri yapmak tek başına yeterli gelmiyor çoğu kez. Gördüğüm, duyduğum, okuduğum, yaptığım "şey"leri anlatmak, paylaşmak istiyorum. Blog yazmaya başladığım senelerde, yani bu yazıyı okuyanlardan 20 yaşından küçük olanlarınız henüz doğmamışken, internette Türkçe içerik azlığına çözüm gibi ulvi bir amaç uydurmuştum, neden yazıyorsun diye soranlara. Dönüp baktığımda aslında o gün de bugün gibi yapıp ettiklerimin başkalarından yansımalarını arıyormuşum.
Yansıma... Ne garip ve bir o kadar da ele verici bir kelime. Eskiden, internete modemlerin cızırtılı sesleriyle bağlandığımız, ekranların henüz cebimize girmediği zamanlarda, karşıda birinin yazdıklarımızı okuduğunu bilmek ıssız bir adadan denize şişe fırlatmak gibiydi. Bu metaforu çok sevdim. Sanırım sık sık kullanacağım. Şişeyi suya bırakır, sonra da sahilde oturup beklerdik. Acaba birinin kıyısına vurdu mu? Oysa şimdi herkesin elinde devasa megafonlar var. Sokaklar, ekranlar, zaman tünelleri "Bakın buradayım, bakın ne yiyorum, bakın nasıl da muazzam yaşıyorum!" diye bağıranlarla dolu. Benim aradığım o sağır edici gürültünün içinde bir ses daha olmak değildi aslına bakarsanız. Belki de bu yüzden sosyal medyada yok gibiyim. Ben, usulca fısıldadığım bir cümlenin, kendi halinde bir dertleşmenin, bir başkasının zihninde usulca yankılanmasını istiyorum sadece.
Belki de insanın kendi kendine yetememesinin en masum halidir bu, kim bilir. Sevdiğiniz bir filmin sonunda yan koltuğa dönüp "Ne filmdi ama!" diyecek bir çift göz ararsınız ya... İşte tam olarak o. Kendi içimde demlediğim bir hevesi, bir başkasının fincanına da doldurmadan o çayın tadını tam alamıyorum ben. Bir romanı bitirdiğimde, altını çizdiğim o can alıcı cümlenin kapağını tık diye kapatıp rafa kaldırmak, o cümleye, o yazarın emeğine haksızlıkmış gibi geliyor. İlle de birine, "Bak, yazar tam da benim yıllardır hissettiğim ama adını koyamadığım o sızıyı yazmış," demeliyim. Aksi halde o kelimeler boğazımda düğüm, kursağımda heves olarak kalıyor.
Velhasıl, yazının başında "değiştirmek için çaba harcıyorum" desem de, o lafıma çok da itibar etmeyin. İnsan en çok kendi masum zaaflarına şefkat gösteriyor neticede. O yansımayı aramaya, birilerinin hayatına kelimelerle ufak tefek çentikler atmaya devam edeceğim sanırım. Çünkü günün sonunda, sese dönüşmeyen sözcükler çok çabuk unutuluyor ve ben, en azından bir süre daha, kendi hikayemi sizin aynanızda izlemeyi seviyorum.

Yorumlar
Yorum Gönder
Yorumlarınız denetimimden geçtikten sonra yayınlanacak. Beğenmediklerinizi hakaret içermeyen şekilde ifade edin lütfen.