Ana içeriğe atla

kaydırmak

2026 yılında hâlâ blog okuyan kaldı mı, bilmiyorum. Soru cümlesinden "blog" kelimesini çıkartabileceğimizi düşününce, yanıt belli. Bırakın okumayı, kimse izlemiyor günümüzde. Hepimizin tek yaptığı kaydırmak. 

Bir sonraki daha farklı olur umudu mu bilinmez, "akıllı" cihazların karşısında giderek "akılsızlaşan" bizler, kaydırmadan duramıyoruz.

Karşımızda bizi bizden iyi tanıyan algoritmalar... Fazlasıyla savunmasız, çaresiz, bezgin... Biteviye kaydırıyoruz.

Kaydırdığımız şeyin ne olduğunun da bir önemi kalmadı aslında. Bir saniye önce dünyanın öbür ucundaki bir felakete üzülüyor, yarım saniye sonra bir kedinin komik düşüşüne gülümsüyor, hemen ardından hiç tanımadığımız birinin filtrelerle kusursuzlaştırılmış sahte hayatına iç geçiriyoruz. Duygularımız bile bizim değil artık; ekrandaki piksellerin hızına yetişmeye çalışan, sürekli vites değiştirmekten motoru yakmış birer mekanizmaya dönüştük. Bilgi, eğlence, trajedi ve komedi... Hepsi birbirine karıştı ve aynı homojen, tatsız tuzsuz bulamacın içinde eriyip gitti.

"Acaba bir sonrakinde ne var?" Bu düşünce, modern çağın en sinsi bağımlılığı. Bizi gece yarılarına kadar uyanık tutan, mavi ekran ışığıyla gözlerimizi kurutan o bitmek bilmez beklenti. Oysa yeni bir şey yok. Sadece dopamin reseptörlerimizi hassas bir şekilde gıdıklayan, bizi o dijital illüzyonun içinde tutmak için ustaca tasarlanmış kod dizileri var. İçerikleri kendimiz seçtiğimizi, kontrolün bizde olduğunu sanıyoruz ama o büyük dijital kumarhanede kasa her zaman kazanıyor. Bizler ise sadece slot makinesinin kolunu çekmeye —pardon, ekranı kaydırmaya— devam eden gönüllü tutsaklarız.


Peki Neden Yazıyorum?

Madem durum bu kadar umutsuz, madem okumak tarih oldu ve hepimiz kaydırma refleksinin kölesi olduk; ben neden boşluğa doğru bu satırları diziyorum?

Belki de bu, dijital bir denize fırlatılmış, içine not konmuş bir cam şişedir. Zamana, hıza ve sığlığa karşı küçük, sessiz ve biraz da naif bir direniş.

Eğer şu an bu cümleye kadar gelebildiyseniz —ki bu, dikkatinizi en az bir dakikadır odaklayabildiğiniz anlamına gelir— demek ki o hız treninden inip etrafına bakabilen birileri hâlâ var demektir. Hâlâ kelimelerin peşinden gidebilen, yutulmadan önce çiğnemeyi tercih eden o azınlıktansınız.

Bu yazı dünyayı değiştirmeyecek, algoritmaları çökertecek bir kod da değil. Muhtemelen birazdan okumayı bitirecek, sekmeyi kapatacak ve o çok iyi bildiğiniz hareketi yapmak üzere başparmağınızı hazırlayacaksınız.

Ama sizden tek bir ricam var: O parmak ekrana değip bir sonraki sonsuz döngüyü başlatmadan hemen önce, sadece üç saniyeliğine durun. Ekranı kilitleyin ve simsiyah cama yansıyan yüzünüze bakın. Derin bir nefes alın.

Çünkü asıl hayat, siz aşağı doğru kaydırırken akıp gidenlerin çok daha ötesinde; tam olarak o siyah ekranın dışında yaşanıyor.

Yorumlar

  1. Kalemine sağlık Özgür, çoğumuzun bildiği, endişe duyduğu ve hatta bazen korkutucu boyutlara ulaşığı bu temel sorunu ele alarak blog yazılarına yeniden başladığını kutlarım ve yeni yazılarını merakla bekliyorum

    YanıtlaSil
  2. Ayakta alkışlıyorum 👏🏻👏🏻👏🏻

    YanıtlaSil
  3. Yaşadığımız hayatı çok güzel özetlemiştir. Tebrikler...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorumlarınız denetimimden geçtikten sonra yayınlanacak. Beğenmediklerinizi hakaret içermeyen şekilde ifade edin lütfen.