Ana içeriğe atla

Ali Bey

Aşağıda okuyacağınız öykü denememi 2019'da yazmaya başlamıştım. Her ilk roman / öykü gibi yazarın kendi hayatından izler taşıyan bu ilk metni eleştirel gözle okuyup, yorumlarınızı paylaşmanızı diliyorum. Kim bilir belki ileride, 

evet evet ilk yazdığı Ali Bey adlı öyküyü okumuş ve hatta yorumumu yazmıştım. Şimdi ünlü bir yazar olduğuna bakma, o zaman yorumda yaptığım eleştiriyi dikkate almasaydı bu kadar çok dile çevirmezlerdi yazdıklarını, 

dersiniz :) 

ALİ BEY

Ali Bey, iki çocuklu, orta yaşlı, dökük saçlı ve az göbekli bir ademoğlu. İşe gidiş ve eve dönüş saatleri değişmeyen, her sabah aynı duraktan bindiği servisten her akşam aynı durakta inen, masa başında bir takım yazıların hazırlamasından ibaret beklentileri, büyük başarı ile karşılayan Ali Bey, hep dertlenip durmasıyla ünlü. Bugüne kadar dertlenip durduğu konuları/sorunları değiştirmek için bir önerisini duyan olmamış. Ali Bey, hep erteleyip durduğu şeylerin büyük çoğunluğunu zamansızlık yüzünden yapamadığını düşünür. Ah şu zaman sorununu bir çözebilse, neler neler yapacaktır ama işte, zamansızlık. İş nasıl diye soranlara, koşturmaca, diye yanıt verse bile aslında bırakın koşturduğunu, hızlı yürüdüğünü bile gören yoktur. 

İyi bir üniversitenin iyi bir bölümünden mezun olmasını, her yeri geldiğinde, hatta çoğunlukla yeri gelmediğinde de, vurgulamayı sever. Aradan yıllar geçmiş olsa bile üniversite sınavında hangi testten kaç doğru yaptığını unutmamıştır. Mesleki gelişimini, işe başladığı ilk yıllarda öğrendikleriyle sınırladığından, farklı bir işe geçme olasılığı, uzaya giden ilk Türk olma olasılığı kadardır. 

Hikâye işte bu Ali Bey'in bir sabah vaktinden önce uyanması ile başlar:

 

Sabahın kör karanlığında ne yapacağını bilemeden sağına soluna bakıp durdu bir süre. Biraz daha uyusam iyi olacak diye gözlerini kapatsa bile, başaramadı yeniden uykuya dalmayı. Ayak ucuna basarak ve olabildiğince az gürültü çıkartarak salona gitti. Sehpanın üzerinde duran "okunacak kitaplar yığınından" bir tanesini çekti ve koltuğuna kuruldu. 

Saate baktığında, çocukları uyandırma vaktinin geldiğini görüp şaşırdı. İki saat boyunca televizyon sesi, komşu gürültüsü, sokak bağrışmaları olmadan kitabını okumuştu. 

Servis, evine yakın bir duraktan geçip, diğer yolcularını aldıktan sonra, evine uzak bir durağa uğrayıp iş yerine gidiyordu. Ali Bey, evine en yakın durağa zor zahmet yürüyüp binerdi servise. O sabah, kitap okuyabilmiş olmanın mutluluğu ile uzun yürümek istedi. Günlük işleri arasından, "sabah haberleri izlenecek" maddesini silip yerine "sabah yürüyüşü yapılacak"ı koydu. 

Servise bindiğinde, uyandığından bu yana yaptıklarını düşünüp gülümsedi. Bir şeylerin değişmeye başladığını sezmenin verdiği heyecanla, kulaklıklarını taktı ve yolu izlemeye koyuldu. 

 

İşyerine her zamanki saatte gelmiş olsa bile her zamanki Ali değildi. Sebepsiz bir mutluluk vardı üzerinde. Sanki arefe günü olduğu için öğlene kadar "çalışacak" sonra Kızılay'da dolanıp eve gidecekmiş gibi hissediyordu. Oysa ne arefe günüydü ne de Kızılay'a gidecekti. 

Okuduğum kitabın etkisi olsa gerek diye düşündü. Reenkarnasyon Kulübü adlı sürükleyici bir romana başlamıştı. Kaan Arslanoğlu'nu oldum olası severek okurdu zaten ama bu son roman... 

Olmayan işine başlamak istedi. İşinin olmaması, işe başlamasına engel değildi. İşe başlamak demek, masasına kurulup bilgisayarını açmaktan ibaretti. Bu ikisini birlikte yaptığı sürece, işe başlamış sayılıyordu. Bilgisayarı açmadan, masada oturup kitap okumak, istenmeyen bir davranıştı. Bilgisayarı açıp kütüphaneye gitmek de aynı şekilde hoş görülmezdi. Masanın başında ve bilgisayarın karşısında olduğu sürece ne yaptığı kimsenin umrunda olmuyordu.

 

Acaba reenkarnasyon gerçek mi? Gerçekse eğer, bir önceki hayatımda kimdim? Bir sonrakinde kim olacağım? Hep bu roman yüzünden karışıyor kafam. 

"Bir garip görünüyorsun Ali Bey bu sabah. Hayırdır inşallah?"

Oda arkadaşı Cihan'ın söylediğini duymamış, kafasında aynı sorular dönüp duruyordu.

"Ali Bey, her şey yolunda mı?" 

Bu kez daha yüksek sesle sordu Cihan.

"Ha, ne? Evet evet bu sabah her şey çok iyi ama bir şey kafama takıldı. Sence reenkarnasyon gerçek mi?"

"Nereden çıktı şimdi bu? Hiç düşünmedim. Bence bir hayatımız var işte, günü yaşamak en iyisi."

"Senden de böyle bir yanıt beklenir zaten. Bekarlık sultanlıktır deyip gününü gün ediyorsun." 

"E, Ali Bey, insanlar tercih ettikleriyle varolur. Siz çoluk çocuğa karışmayı seçmişsiniz, ben hayatı yaşamayı."

"Boş laflara karnım tok, senin gibileri çok gördüm. Onlarca sene böyle gezer tozar, yaş kemale yaklaşınca yalnız öleceğim korkusuyla evlenirler. Sonra, bizlerin gençken yaşadıklarını elliden sonra yaşamaya başlar..."

Aklından bunları geçirse de hiçbirisini söylemedi Cihan'a. 

 

Erken uyanmanın sonucu, öğlen olmadan esnemeye başladı. Masanın başında oturmayı sürdürse, uyuya kalması işten bile değildi. Kalkıp çay makinesine gitti. Makinenin yaptığı çayı hiç sevmese bile uyumak için iş yeri hiç uygun bir yer değildi. Aslında, iş yerinde uyumaya kimsenin bir şey dediği yoktu, kızılan ya da daha doğrusu kınanan gözler kapalı uyumaktı. Gözleri açık olduğu sürece uyumak serbestti.

 

Gözleri açık, bilgisayarında akan görüntülere bakarken saatin bu kadar ilerlediğini fark etmedi. Cihan'ın seslenmesiyle irkildi:

- Abi, haydi gidelim, servise gecikeceksin.

Servis, kafasını kaldırıp duvardaki saate baktı. Öyle ya, servis saati gelmiş. Demek ki bugün de bitti.

- Sen çık Cihan. Bizim servis geç geliyor bu aralar. Seni geciktirmeyeyim. Belki Kızılay'a uğrayacağım zaten.

- Peki abi, yengeye saygılar, çocuklara selamlar.

- Eyvallah, söylerim.

Sevinç duysa sinir olur, yenge, nereden yengen oluyorum diye.  

Sevinç, arada takılsam bile Sev - İnç diye, eskisi kadar komik gelmiyor ikimize de. İlk tanışmamızda, bir de erkek kardeşin vardır kesin Erinç adında demiştim. Okuldan gelmiş, çocukları karşılamış ve yemeklerini yedirip ödevlerinin başına oturtmuştur çoktan. Sabahtan akşama okuldaki öğrencilere sesini duyurmaya çalışmaktan bunalmış, bitmek üzere olan sabrını, çocuklarını iyi yetiştirmek uğruna harcayan fedakâr Sevinç Hocanım. 

Servise doğru yürürken, evi düşünüyordu. Pek cazip görünmedi, aklına gelen manzara. Telefonunu arka cebinden çıkardı.

 

- Anne, telefonun çalıyor. 

- Anne, duymuyor musun, telefonun çalıyor.

- Bas bas bağıracağına baksana yavrum.

- Anne babammış arayan. Alo, babacığım... Aaa, sana çok önemli haberlerim vardı, artık gelince konuşuruz.... Geldiğinde uyumuş olursam da iyi uykular öpücüğünü unutma olur mu?... Annem mutfakta dur ona vereyim... Peki, o zaman, çok öpüyorum.

- Anne, babam Kızılay'a uğrayıp gelecekmiş. 

- Peki yavrum.

Sevinç, günün yorgunluğunu katlayan son haber ile enerjisinin çekildiğini hissetti.

Bir işe yarayacak ya, hemen kaybolur ortalıktan. Oysa bu akşam çocuklara matematik çalıştıracaktı. Sabahtan akşama elalemin çocuklarına bir şeyler anlatabilmek için canım çıkıyor, adam oturmaktan yoruluyor. Akşam olunca, eve bile gelmiyor beyefendi. Ah, ah... Arkadaşlarım demişti bu Ali'den baba olmaz diye ama işte gençtik, yaptık bir hata. 

 

Kızılay’a geldiğinde nereye gideceğini biliyordu Ali. Mülkiyeli olmasa bile Mülkiyeliler Birliği’nin lokali Yüksel Caddesi’nde sakince oturup birasını yudumlayabileceği, rahatsız edici müzik çalmayan ve şanslı günündeyse bir iki arkadaş görüp sohbet edebileceği bir mekândı. Bu kez de öyle yaptı. Kapıda bekleyen görevliye sanki mekânın müdavimiymiş gibi başıyla selam verip içeri girdi. Gide gele garsonları tanısa bile ziyaretleri arasında aylar olduğu için garsonlar için tanıdık bir sima değildi. İnsan sarrafı olmuş garsonlar Ali’nin bakışlarından ve tavırlarından mekân müdavimi ağırlaması isteyen birisinin geldiğini anladı.   

Şef garson Sedat, babacan bir tavırla,

-        Abi özlettin kendini. Ne zamandır görünmüyorsun. Her şey yolundadır inşallah.

-        Valla haklısın Sedatçığım, bu isimlikler de iyi oldu bu arada, yoksa yüzleri asla unutmam ama isimler hiç aklımda kalmıyor.

-        Biz çok sevmedik abi bu isimlik işini. Buraya gelenler hep tanır bizi, biz de onları. Yönetim böyle istemiş. Bira alıyorum. Yanına patates de ister misin?

-        İyi olur Sedat.

Garson gidince cebini yokladı. Naneli sakızının hışırtısını duyunca rahatladı. İki tane atınca ağzına ne koku ne bir şey. Sevinç kesin kızar şimdi sakız olmasa. Gerçi anlıyor bence ama ses etmiyor. Şu hayatta sosyalleştiğim tek yer burası.

Sabah erken kalmak ve akşam içilen bira ile uyku iyice bastırdı. Metroya bindiğinde, son durağa kadar gidecek olmanın rahatlığı ile, boş koltuklardan birisine yığıldı. Sabahki enerjisinden eser kalmamıştı. Oysa iki saat kitap okuyup servise başka bir duraktan binmenin hayatını değiştirecek adımların başlangıcı olduğunu düşünerek heyecanlanmıştı.

Maratonlar da ilk adımlarla  başlamaz mıydı?

Son durakta, yanında oturan gencin dürtmesi ile uyanan ve bir süre nerede olduğunu anlamakta zorlanan Ali, ertesi sabah da erken uyanabilmek amacıyla hızlı adımlarla evinin yolunu tuttu. Yürürken bir yandan kendine tekrar edip duruyordu, maraton da adım adım koşulur…


Yorumlar

  1. İlk yorum yapan sıfatını kaptırmayım kimseye o halde... ileride, eserlerin basılınca öyküsüne ilk yorumu ben yapmıştım derim. Sabah elimde çayla,işten hemen önce, yerleşkedeki koruda, kuş sesleri eşliğinde okudum. Duru, sakin ve hayatın içinddn bir anlatım olmuş. Ali, bizden biri.

    YanıtlaSil
  2. Yorum için çok teşekkürler Merinci,
    Ali Bey kesinlikle bizden biri. Tanısanız seversiniz. Hatta bir müjde vereyim, Ali Bey adlı öykü her ne kadar tek başına okunacak şekilde kaleme alınmış, ya da daha doğru ifade ile bilgisayarda oluşturulmuş, olsa bile adı henüz belli olmayan bir "novella"nın başlangıç bölümü.
    Daha açık ifade ile bir kısa roman var yolda. Çatısı kuruldu, cam çerçeve takılıyor. İnce işçilik sonrası yeni yılla birlikte hazır olur diye düşünüyorum...

    YanıtlaSil
  3. Bildiğimiz biri, çok yakın,biraz sensin.
    Ankaralı bir okur bu hikayede çok şey bulur. Kısaca memur hayatını özetlemiş, sempatik bir tarzı var.
    Kitap hala bende :)

    Metin

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorumlarınız denetimimden geçtikten sonra yayınlanacak. Beğenmediklerinizi hakaret içermeyen şekilde ifade edin lütfen.

Son haftanın en çok okunan 10 yazısı

Pazr günü eğlencesi: Eymir gölü etrafında bisiklet sürmek

Sadece ODTÜ öğrenci ve çalışanlarının bir de göl kartı sahiplerinin girebildiği düşünülür Eymir gölüne. Oysa, eskiden olduğu gibi bugün de arabasız girdiğiniz sürece, kimse kimlik sormaz kapısında. Birisi TRT'nin Oran yerleşkesinin yanından inen yolun sonunda, diğeri Gölbaşı'ndaki TEİAŞ tesislerini geçince olmak üzere iki kapısı bulunur bu küçük göl ve çevresinin. ODTÜ arazisidir ve içerisinde piknik yapmak yasaktır. Son düzenlemeler sonrası üniversite arazisi olduğu için içeride alkol satışı yasaklanmıştır. Yakın zamanda üniversite yönetiminin aldığı bir karar ile Eymir gölü çevresine haftasonları araç girişi tamamen yasaklandı. Her iki kapının yakınında, ODTÜ'de görev yapan güvenliklerin kontrol ettiği park alanları oluşturuldu. Ücretsiz olan bu alanlara aracınızı bırakıp yürüyerek göl çevresine girebiliyorsunuz. İçeride her 10 - 15 dakikada bir hareket eden ring servisleri bekliyor. Lokantaların olduğu yerlerde durakları var. Dönüş için de aynı araçları kullanabili

Almanya'da televizyon yayınlarına erişim

Televizyon yayınları kablolu ve kablosuz olmak üzere iki ortam kullanılarak evlere ulaştırılır. Her iki ortam için de farklı uygulamalar bulunmaktadır. Kablonun kullanıldığı durumlarda Kablo TV, IPTV seçenekleri mevcuttur. Kablosuz ortam için ise uydu ve karasal vericiler kullanılabilir. Her ortamın kendisine göre avantajı, dezavantajı vardır. Daha ayrıntılı analizlerde, yayıncı için ve izleyici için avantajlar ve dezavantajlar olduğu görülecektir. Hatta ülkelerin düzenleyici denetleyici kuruluşlarının desteklediği ve/veya kösteklediği televizyon dağıtım yöntemleri olduğu söylenebilir.  Bu uzun girişi yazmamın sebebi, Arthur D. Little adlı araştırma kuruluşunun yakın tarihte yayınladığı bir araştırma. Lars Riegel ve Julien Duvaud-Schelnast imzalı   Almanya'da TV Platformları 2014 ve sonrası başlıklı 10 sayfadan ibaret rapor, Almanya'da son dönemin sıcak tartışma konusu durumundaki sayısal karasal televizyonun geleceğine ilişkin önemli analizler içeriyor. Geçtiğimiz Nisan

İkiz bebekle tatile çıkacaklara öneriler

Blog sayfamdaki yazıları belli kategorilere göre ayırıp etiketliyorum. Yazacaklarımın etiketlenebilecek şeyler olmasına özen gösteriyorum. Kısacası her aklıma geleni bloga yazmıyorum. Bugün canım sıkıldı, bari canımın sıkıldığını tüm dünya duysun demiyorum. Biraz bu nedenle, biraz yazarın anonimliğini korumasını sağlama kaygısıyla özel hayatıma ilişkin paylaşımları sınırlı tuttum bu güne kadar. Bu yazı yukarıda anlattıklarımla çelişse bile tatile çıkmadan önce yaptığım internet aramalarında işe yarar çok az bilgi bulabildiğim için ikiz bebek sahiplerine deneyimlerimi aktarayım istedim. Bu yazı ile birlikte yeni bir etiket bloga merhaba diyor: İkiz büyütmek. Bu etiket altında, çok sık olmamakla birlikte, ikiz büyütürken yaşadıklarımı paylaşacağım.

Yaylapınar (Sinekçiler) Köyü Nazilli tatili

Yazılacaklar birikti, bu gidişler birikmeye devam edecek. Üst üste gelince seyahatler, okunanlar, teknik gelişmeler böyle oluyor. Yavaş düzgündür, düzgün ise hızlı deyip başlayayım bir yerinden.  Geçtiğimiz haftanın 6 gecesini, Aydın'ın Nazilli ilçesinin, eski adıyla Sinekçiler, Yaylapınar köyünde geçirdik. Ne ben, ne de eşim Nazilli'li. Oralarda yaşayan akrabamız da yok. Peki nasıl oldu da bir köyde kaldık 6 gece. Pınar Kaftancıoğlu sayesinde. Kendisini büyük şehirlerde, özellikle İstanbul'da, yaşayan çocuk sahipleri tanıyacaktır. Ayşe Arman'ın söyleşisinden sonra tanıyanlar ve alış veriş yapanların sayısında ciddi artış olmuş. Siz tanımayanlardansanız İpek Hanım'ın Çiftliği'nin web sayfasına bakmanızı ve yazının geri kalanını sonra okumanızı öneririm.  Kaftancıoğlu, bana kalırsa ülkemiz için uygulanabilir bir kalkınma modeli oluşturmuş. Ülkemiz, her ne kadar son dönemlerde ihmal edilmiş olsa bile, bir tarım ülkesi. Tarıma elverişli topraklara

Civitas - Suadiye / İstanbul

Sadeceözgür, 2004 doğumlu bir blog. Başlangıç senelerinde, "mekân" etiketli bir çok yazı yayınladım. O tarihlerde Google Haritalar hizmeti yoktu hayatımızda. Artık, ben de bir çok kişi gibi, Google Haritalar'a yazdığım yorumlar ile gittiğim mekânları değerlendiriyorum. Bu yüzden "mekân" etiketli son yazım 2019 tarihli ve o yazı film yıkatıp negatiften baskı alabileceğiniz mekânlarla ilgili .  Bu giriş paragrafının ardından gelelim bu yazıyı neden hazırladığıma. Malûmunuz, İstanbul sokakları ve kafelerini keşfetmeye devam ediyorum. Bu keşifleri, zaman zaman blogda da paylaşmaya karar verdim. Civitas , bu serinin ilk yazısına konu oldu.  İstanbul'un Anadolu Yakası'nda, Marmara kıyılarına yakın, güzide semtlerinden Suadiye'deki bir kafe Civitas . Mekâna ilk ziyaretimde sadece kahve içmiş, vitrindeki tatlıların görüntülerine hayran kalıp, bir daha gelmeliyim diyerek, ayrılmıştım. İstanbul gibi devasa bir şehirde yaşayınca, bir daha, bir sene sonraya den

Hüküm Gecesi / Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Seneler önce okuduğum Yaban'ı saymazsam Yakup Kadri Karaosmanoğlu'ndan okuduğum ikinci roman oldu Hüküm Gecesi. 1926'da yazılmaya başlanılan eser, 1927'de yayınlanmış. Roman Osmanlı'nın son dönemine tanıklık eden Ahmet Kerim adlı kurgu karakterin gözünden anlatılıyor. İttihat ve Terakki'nin kabinenin içinde yer almadığı hükümet, sopalı seçim, Hürriyet ve İtilâf'ın kurduğu hükümet, Trablusgarp bozgunu, Uşi Anlaşması, Balkan bozgunu, Bab-ı Ali baskını... Anlatılsa roman olur denilen bir dönem, Hüküm Gecesi'nin tarihsel arka planı.  Romanın başkahramanı Ahmet Kerim'in Yakup Kadri'ye benzerliği dikkat çekici. Öyle ki romanın bir yerinde Ahmet Kerim İstanbul'un Sodome ve Gomore'yi andırdığını söylüyor, ki hepimiz Y. Kadri'nin aynı adlı romanını hatırlıyor. Y. Kadri'nin yaşam öyküsüne baktığımda o tarihlerde, tıpkı Ahmet Kerim gibi, gazetelerde çalıştığını okudum. Kurgu karakterler dışında Ali Kemal, Süleyman Nazif, Rıza Tevfik, Ahmet

Anıttepe, sokaklar, anlamlar

Ankara, ne yazık ki, içerisinden su geçen şehirlerden değil. Aslında daha doğrusunu söylersem, içerisinden geçen suların üzerini kapatıp yok eden bir kent. İncesu deresi, Kavaklı dere, Ankara çayı hep üzeri kapatılıp, halının altına süpürülen tozlar gibi gözden ırak tutulup unutulmuş kent suları. Hal böyle olunca Başkent, akar suyun kente sağlayacağı güzelliklerden yoksun. Neyse ki arayan için gizli güzellikler barındırıyor.   Anıttepe, bu gizli güzellikleri saklayan semtlerden. Anıtkabir, yılın her mevsimi caddelerden eksik olmayan turist otobüsleri, resmi bayramlarda protokol için kapatılan yollar, son dönemde sıklıkla düzenlenen mitinglere ev sahipliği yapan Tandoğan meydanı, Çankaya Belediyesi'nin  konserlerinin mekanı Anıtpark Anıttepe denildiğinde ilk aklıma gelenler. Ve tabii, geçenlerde bir yarışmada soru olarak da yöneltilen sokak isimleri: Ordular, İlk, Hedef, İleri, Ata ve Akdeniz caddesi.    Anıtkabir'in sınırını oluşturan 3 cadde bulunur: Gençlik, Mareş

Kuzey Kore, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, izlenimleri / Feza SEZEN

Blogda farklı görüşlere yer vermek, okuyucu sayısını arttırmak bakımından ne kadar işe yarayacak bilemiyorum. Ancak bildiğim bir şey var ki her e-söyleşi bana çok şey katıyor. Gerek teknik söyleşiler gerekse teknik dışı konulardaki söyleşilerden çok şey öğrendim. Eminim bu pazar yayınladığım e-söyleşiden sizler de bir çok şey öğreneceksiniz. Feza Sezen ile iş yerinden tanışıyorum.  Geçenlerde facebook'taki Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (Kuzey Kore) izlenimlerini okuyup fotograflarını da görünce bu söyleşiyi yapmak istediğimi belirttim. Sağolsun beni kırmadı. Aşağıda okuyacağınız söyleşiye neden olan geziyi Fest Travel Seyahat Acentası 22-29 Haziran 2015 tarihleri arasında gerçekleştirmiş. 1. Paris, Roma, Viyana, Budapeşte ya da Prag değil de neden Pyong Yang? Buna iki yanıtım olacak.  Birincisi, belirtilen bu kentleri ve hatta daha fazlasını gördüm, ayrıca Paris’te de bir süre yaşadım. Bunların tümü, küçük farklılıkları da olsa bir Avrupa yaşamı sunuyor gezgi

Sokakbaşı Meyhane, nam-ı diğer Hüseyin'in Meyhanesi

Uzunca bir süredir izlediğim tek televizyon yayını Behzat Ç.'nin Hüseyin'in Meyhanesi mekanı olarak kullandığı Sokakbaşı Meyhanesi'ne sonununda gittim. Hatta yanda gördüğünüz üzere Behzat'ın masasında fotografım da var. Mekan, aslında Behzat Ç. öncesinde de bölgede bilinen sevilen yerlerdendi. Esat dörtyolda, köşebaşında yer alan burayı Behzat Ç.'de mekan olarak kullanmak, muhtemelen Erdal Beşikçioğlu'nun zamanında Sokakbaşı'nın çaprazında bir yer işletmesinden kaynaklanıyordur.  Sokakbaşı'na diziden aşinayız. Havalar iyi olduğunda açık havada büyükçe bir yerleri var. İçerisi de küçük sayılmaz. Mezeler lezzetli, fiyatlar pek ucuz sayılmaz. Dizinin etkisi fiyatlara yansımış görünüyor. Behzat'ın masası rezervasyonlu oluyormuş genelde. Yurt içi ve hatta dışından rezervasyon yapılıyormuş. Mekanın garsonları, kim bölümlerde rol almış. Duvarlarda gazete küpürleri ve diziden görüntülerin yer aldığı fotograflar var.  Yakında final yapacak olan Behzat

Varoşta Kadın Olmak / Nalan Türkeli

Her ayın ilk pazar günü Ankara Ayrancı pazar yerinde kuruluyor antika pazarı. Antika meraklıları kadar, benim gibi sahaf tutkunlarına da hitabeden stantların birinde rastladım Nalan Türkeli'nin günlüğüne. Benim okuduğum Gökkuşağı Yayınları'nın Mart 1997 tarihli dördüncü baskısıydı. 150 sayfalık günlük, İstanbul'un varoşlarında hayata tutunmaya çalışan bir kadının mücadelesini anlatıyor. Ülkedeki fakirlik ve zorlu yaşam koşullarına askerlik yaparken şahit olmuştum. Bu anlamda, askerlik günlerinde gördüklerimi çok önemserim. Türkeli'nin kullandığı kelimeler, cümle yapıları aldığı daha doğrusu alamadığı eğitimle kıyaslandığında çok başarılı. Bu kadar da olmaz dedirten sıkıntılarla boğuşurken hep okumaya, bilgisini arttırmaya çabalıyor oluşu insanda ister istemez bir öfke doğuruyor. Öfke elbette Türkeli'ye değil. İnsanların en temel ihtiyaçları olan eğitim, sağlık ve barınma haklarına bile sahip olamaması öfkelendiriyor. Çocuğu hasta yatarken ilacın ne kadar olduğunu