Ana içeriğe atla

Medya 3 - Televizyon

Radyo yazısının yayınlanmasının ardından cesaret verici yorumlar geldi. Özellikle TRT'de çalışıp emekli olmuş meslektaşlarımın yazımı ve çabamı takdir etmeleri beni fazlasıyla mutlu etti. Umarım televizyon (TV) başlıklı yazım da aynı ölçüde ilgi çeker. 
Televizyon yazısını, yayınlanmasından 10 gün kadar önce tamamlayıp bir grup arkadaşıma gönderdim. Onlardan gelen yorumların birleştiği nokta, yazının sektör profesyonelleri için fazla basit, sıradan vatandaş için ise fazla karmaşık olduğu yönündeydi. Yorumları okuyunca yazı dizisine neden başladığımı açıklamam gerektiğini fark ettim. 
Medya yazı dizisinde amacım, dizi boyunca anlatmaya çalışacağım ortamları - yayınları - sistemleri kullanan ancak bunların geri planında ne gibi teknolojiler - yapılar olduğunu bilmeyen sıradan vatandaşları bilgilendirmekten ibaret. Zor bir işe giriştiğimin farkındayım. Konuların ele alınış biçimini fazla yüzeysel buluyorsanız, muhtemelen sektörde çalışan birisiniz. Haklısınız, yazılarda ayrıntıya çok yer vermedim ve vermemeye devam edeceğim. Öte yandan eğer yazılar size fazla anlaşılmaz geliyorsa, amacıma ulaşma konusunda yetersiz kaldım demektir.  

Radyo yazısında izlediğim yöntemi sürdüreceğim. Üretim, dağıtım ve tüketim üçlüsünü bu kez televizyon özelinde değerlendirmeye çalışacağım. Devam etmeden önce reklâm, diziler, animasyonlar ve platformların ayrı başlıklar hâlinde işleneceğini hatırlatayım. Sözü fazla uzatmadan, buyurun sihirli kutuya...

Televizyonu anlatmaya, klâsik TV yayıncılığının 10 - 15 sene içerisinde sönümleneceği öngörüsü ile başlayayım. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'nun (RTÜK) 2022 yılında yayınladığı Gençlerin Medya Kullanımı ve Dijital Okuryazarlık Araştırması 2022 başlıklı çalışması, bu görüşümü destekler nitelikte dikkat çekici bulgular içeriyor. İnternette ücretsiz olarak erişebileceğiniz çalışmaya göre gençlerin televizyon izleyerek geçirdiği süre, günlük ortalama 100 dakika iken internette geçirdiği süre 275 dakikaymış. Aynı araştırmaya göre, dijital platformlarda geçirilen ortalama süre ise televizyona çok yakın, 87 dakika. Araştırmanın 26 il ve bunlara bağlı ilçe ve köylerde 15-21 yaş arası gençlerle yapıldığını unutmadan, bu sayıların da TV yayınlarının izleyicisini yitirmekte olduğunu gösteriyor. Bundan 10 sene önce yayınlanan RTÜK raporlarında TV izleyerek geçirilen süre 300 dakikanın altında değildi. Medya yazı dizisinin muhteşem üçlüsüne geri dönüp;

Televizyonda üretim:

Radyo yazısında da belirttiğim gibi televizyonlarda üretim süreçlerini en kaba şekilde, canlı ve bant yayın olarak ikiye ayırmak mümkün. Haber bültenleri, tartışma programları, maç yayınları gibi yapıldığı anda (uydu ve iletim hatları sebebiyle yaşanılacak teknik gecikmeleri dikkate almadığımız durumda yapıldığı anda diyorum elbette) ekrana gelen prodüksiyonları canlı yayın olarak adlandırıyorum. Canlı yayınlar dışında kalan, TV ekranlarında gördüğümüz diğer tüm içerikler ise bant yayına örnek verilebilir. Diziler, reklâmlar, magazin programları, filmler, tekrar yayınlar... 

Radyo yazısında bir radyo stüdyosunda bulunan cihazları sıralamıştım. Aynı sıralamayı bu kez TV kanalı için yaparsak;

  • Kamera(lar): Stüdyonun tipine ve büyüklüğüne bağlı olarak sayısı, objektifi ve üzerinde durduğu ayak değişse bile bir TV stüdyosunun olmazsa olmazı görüntüyü işlenebilir hâle getiren kameralardır. Çözünürlük olarak bugün en yaygın kullanılanları yüksek tanımlamalı (High Definition:HD) özelliğe sahiptir. 4K ya da Ultra HD olanları da giderek yaygınlaşmaktadır. Kameralar, Jimmy Jib adlı yaygın bilinen bir marka ile özdeşleşmiş, hareket serbestliği sağlayan bir vinç sistemi üzerinde kullanılabildiği gibi aşağı yukarı (bu harekete tilt deniliyor) ve sağa sola (bu harekete ise pan deniliyor) hareketlere izin veren pedestal denilen bir ayak üzerinde de durabilir. Elbette sadece tripod (üç ayaklı taşıyıcı) üzerinde kullanılması da olanaklıdır. Kameralara dair söylenebilecek çok teknik bilgi var. Ancak bu yazı dizisinin hedefini düşünerek kimi kameraların uzaktan kontrol edildiğini kimilerinin ise kameramanlar tarafından idare edildiğini ekleyerek kamera maddesini tamamlayayım.
  • Işık: Doğru aydınlatma olmadan tatmin edici bir görüntü alınamaz. Aydınlatma, hem sanatsal hem teknik yönü olan bir iş. Bu yüzden deneyimli ışıkçıların neredeyse tamamı setlerde yetişenler oluyor. Üniversitelerde lisans düzeyinde ses mühendisliği bölümleri kurulmaya başlanmış, ancak ışık mühendisliği bölümünü duymadım. Aslında sektörde yetişmiş insan gücüne ihtiyaç büyük. Işıklar stüdyo tavanlarına bağlanan ışık taşıma sistemlerine asılır. Farklı özelliklere sahip askı aparatları olduğu gibi bir çok farklı amaçla kullanılan ışık tipleri de vardır. Işıkların şiddeti, kimi durumlarda yönü, ışık masası denilen bir ışık kontrol yazılımı ara yüzü ile ayarlanır.
  • Mikrofonlar: Kameralar gibi olmazsa olmaz bir diğer cihaz elbette mikrofonlardır. Yerleşimi, tipi, yönlü olup olmaması, kazancı, telsiz ya da kablolu oluşu gibi bir çok farklı tipi olan mikrofonların temel görevi sesi, işlenebilecek bir formata çevirmekten ibarettir. 
  • İnterkom sistemi: Bir santrale bağlı farklı sayıda aboneye sahip, stüdyo içinde, rejilerde, cihaz odasında, kurgu setlerinde vs. çalışanların iç haberleşmelerini sağlayan sistemdir. Farklı tipte alıcı üniteleri, farklı özelliklere sahip tuşları ile TV stüdyolarında koordinasyon için önemli bir sistemdir. Ekranda gördüğünüz spikerlerin kulaklarına taktıkları aparatlar da interkom sisteminin parçasıdır. Çoğunlukla yönetmenin spikerle konuşması için kullanılır. Kimi durumlarda, gerekli yetkilendirmeye sahip editör, yapımcı gibi kişilerin de spikerlerle interkom üzerinden haberleştiği örnekler olabilir. 
  • Stüdyo içi monitörler: Stüdyoların, TV ekranına yansıtılan görüntünün dışında kalan bölümlerde yer alan monitörlerdir. Çoğunlukla hareket edebilen bir platforma bağlanmış olarak, altlı üstlü yerleştirilmiş, iki adet olurlar. Üstte yer alan monitörde ön izleme ekranı, alttakinde yayındaki görüntü yer alır. Bu monitörlerde hangi görüntünün yer alacağı biraz da spikerlerin tercihiyle belirlenir. Kimi spiker yayın dönüşünü görmeyi tercih etmez. 
  • Dekor: TV stüdyolarının olmazsa olmazlarından birisidir. Özellikle geçmiş dönemde dekoratörlerin, iç mimarların çizimleriyle marangozlar tarafından yapılan büyük dekorlara sıklıkla rastlanırdı. Son zamanlarda ekran teknolojilerinin gelişmesiyle LED ekran parçalarından oluşturulmuş LED duvarlar, dekorların içinde mutlaka yer alıyor. Haber içerikli programlarda LED ekranlara yansıtılan görüntülerle sunulan haberin etkisinin arttırılmasına çalışılır. 
  • Kablolar: Bir TV stüdyosuna ilk kez gittiğinizde dikkatinizi çekmeyecektir belki kablolar. Eğer iyi bir mühendislik hizmetiyle tasarlanmış bir stüdyodaysanız kablolar, kablo kanallarından geçirilmiş ya da kablo düzenleyici sistemlerle saklanmıştır. Ancak siz görmeseniz de kameralar, mikrofonlar, monitörler, dekorda kullanılan LED duvar... hepsi hem enerji, hem de video ve ses dosyalarını aktarmak için kabloya ihtiyaç duyar.
  • Cihaz odası: Sadece yetkili personelin girebildiği kontrollü kapısı, özel soğutma sistemleri bulunan kabinleri ile gürültülü ve soğuk bir odadır. Stüdyo ve rejiye yakın bir noktada olması tercih edilir. Rejilerde bulunan ve birazdan bahsedeceğim resim masası, ses masası gibi cihazların ana üniteleri burada yer alır. Soğutma sistemlerinin doğru çalıştığı özel olarak takip edilir. Sistemin normal işleyişinde cihaz odasına girmeye gerek olmaz. Sistemsel değişiklikler olduğunda ya da cihazların ara yüzlerinden yapılamayan ayarlamalar için cihaz odasına gidilir. Artık yayın teçhizatlarının büyük çoğunluğu bilgisayar tabanlı ve bunlara uzaktan erişerek de ayarlamaların bir çoğu halledilebiliyor. 
  • Reji (Kontrol odası): TV yayınının idare edildiği alandır. Çoğunlukla birbirlerinden camlı bölmelerle ayrılan 3 farklı alana sahiptir. Ses, kamera kontrol ile ışık, rejinin büyük alanından ayrı bölmelerde yer alırlar. Tüm bölümler arasındaki iletişim interkom sistemi üzerinden gerçekleştirilir. Rejide yer alan cihazlar: 
    • resim masası, 
    • ses masası, 
    • ışık masası,
    • kamera kontrol ünitesi,
    • KJ cihazı kontrol bilgisayarı, 
    • LED duvar kontrol bilgisayarı, 
    • telefon hibritleri, 
    • video matris kontrol paneli, 
    • monitörler, 
    • interkom sistemi, 
    • ses matris patch paneli, 
    • video sunucu kontrol bilgisayarı, 
    • kamok (kameradan okuma sistemi kelimelerinden türetilmiş bir kısaltma, İngilizce ismi prompter ama auto que isimli markadan dolayı otoqu da deniliyor) kontrol bilgisayarı
  • Montaj setleri: TV stüdyolarında üretilen içerikler eğer anında yayınlanmıyorsa, bir başka değişle bant kayıt yapılıyorsa, kayıtlar üzerinde bir takım değişiklikler gerekebilir. Bu durumlarda kurgu/montaj setleri kullanılır. Çoğunlukla setin markasına göre isimlendirilir. Sıklıkla kullanılan bir kaç marka: 
    • Adobe Premier, 
    • Black Magic Design firmasının Da Vinci Resolve, 
    • Grass Valley firmasının Edius, 
    • Apple firmasının Final Cut Pro ve elbette 
    • AVİD Media Composer
  • Haber Merkezi: Eğer TV kanalı haber bülteni yayınlıyorsa, çoğu durumda, bir haber merkezini de barındırıyordur. Kimi TV kanalları bir TV grubuna bağlı oluyor. Bu durumda grubun sadece haber yayını yapan kanalı, diğer grup kanallarının yayınladıkları bültenleri de hazırlıyor. Haber, diğer yayın içeriklerinden farklı olarak, hız ile özdeşleşmiştir. Bu yüzden haber merkezlerinde önemli ajansların veri akış sistemlerine abonelikler, eğer varsa bölgelerdeki muhabirlerin kaydettikleri görüntü ve sesleri aktarmaları için veri iletim hatları, hızlı ve kesintisiz çalışan bilgisayar ağı altyapısı bulunur. Muhabirlerin çalışma yeri açık ofis olarak düzenlenmiştir. Editörler ve yöneticiler ise çoğunlukla haber merkezindedir. Kullanılan kameraların hafif ve zor koşullarda çalışabilir özellikte olmaları tercih edilir. Söz konusu haber olunca, görüntü kalitesinden feragat edilmesi sorun yaratmaz. Gerektiğinde cep telefonunun basit kamerası ile kaydedilen görüntü de yayında kullanılabilir. TV kanallarının haber merkezleri bana hep AVM yemek katını hatırlatır. Aynı yoğunluk, aynı uğultu. Elbette sakin çalışmak isteyen muhabirler, editörler, müdürler için uygun ortamlar da sağlanır ya da sağlanmalıdır. 
  • Arşiv: Ne yazık ki üzerinde fazlaca durulan bir konu değildir. Farklı formatlarda binlerce saatlik görüntü ve sesin hangi koşullarda saklanacağını belirlemek önemlidir. Format seçimi, kayıt ortamının seçimi kadar kaydedilen görüntü ve sese istenildiğinde ulaşabilinecek bir arşiv sistemi şarttır. Bunu başarabilmek ise, içeriklerin çözümlemelerinin ve etiketlemelerin doğru yapılması ile mümkündür. Neyse ki yapay zeka uygulamalarının yaygınlaşması ile bu sorunlar giderek azalıyor. Arşiv sistemlerini yayın otomasyon sistemleriyle birlikte değerlendirmek en doğrusu sanırım. TV kanalında içeriklerin sayısal ortama aktarılmasıyla başlayan (ingest) yayın otomasyon sistemleri, içeriğin bir akışa oturtularak yayın sırasına dizilmesi (playlist), yayında kullanılacak görüntülerin ilgili rejilere sunulması ve yayına verilmesi (playout) ve ardından istenilen içeriklerin kısa dönem (online-inline), yakın dönem (near line) ve uzun dönemli (off line) saklanması süreçlerinin tümü yayın otomasyon sistemleri ile çözülür. Production Asset Management (PAM) ve Media Asset Management (MAM) olarak adlandırılan bu sistemler, belli büyüklüğün üzerindeki TV kanallarında hayat kurtarıcıdır.
  • İç Yapımlar Ekibi: Adı, ne olduğunu anlatan bir birim. Prodüktörler (:yapımcı), yönetmenler, görüntü yönetmenleri, sanat yönetmenleri, kimi durumlarda senaristler, set ekibi (kameraman, sesçi, ışıkçı, dekorcu, ulaşım) gibi kalabalık bir kadrodur. Bu ekibin bir bölümü TV kanalının maaşlı çalışanıyken, daha kalabalık bir bölümü ise proje bazlı çalışandır. Hatta kimi TV kanallarının iç yapım ekibi, maaşlı çalışan anlamında, yoktur. Kanal, yayınladığı tüm prodüksiyonları dışarıdan satın alıyordur. Bu maddeyi, tüm ekonomik boyutlarıyla, dizi başlıklı yazıda ele alacağım.
  • Ölçü Bakım: Gene her TV kanalında olmayan bir birim. Eğer kanal büyükse ya da bir kanallar grubundan söz ediyorsak, küçük de olsa, bir ölçü bakım servisi bulunur. TRT gibi kurumsal yerlerde ise oldukça kapsamlı tamir ve kalibrasyon hizmetleri sunan, farklı alt birimlere ayrılmış ölçü bakımlar bulunur. TRT Ölçü Bakım biriminde bir süre ikâmet etmiş birisi olarak, tüm arkadaşlara buradan selâm olsun. Bir kaç paragraf sonra TV kanallarının iş modellerine değinirken konuyu ayrıntılandıracağım ancak bu noktada belirtmem gerekir ki, artık TV kanallarının bir kısmı ekipmanları satın almıyor, kiralıyor. Kiralık araba gibi düşünebilirsiniz bu durumu. Kamera ve LED duvarlarla başlayan bir süreç, bence zamanla tüm ekipmanları kapsayacak şekilde genişleyecek. Hâliyle, kiralık cihazların ölçü bakım derdi de olmuyor. Daha doğrusu işin o boyutuyla kiralayan firma ilgileniyor.
Radyo yazısındaki formatı sürdürerek, TV stüdyosunda kim ne iş yapar sorusuna yanıt arayalım:
  • Yönetmen, rejideki tüm personelin komutlarına göre hareket ettiği kişidir. Son görev yerim olan TRT Spor'da çalışırken, daha önceleri farklı kanallarda görev almış arkadaşlarla aynı rejide bulundum. Hem onlardan dinlediklerim hem kendi gözlemlerim doğrultusunda yönetmenlerin rejilerde yetiştiğini söyleyebilirim. Kimisi yönetmen yardımcılığından, kimisi alt yazı (KJ) operatörlüğünden, büyük çoğunluğunun ise resim seçicilerden. Yönetmenler hem rejinin koordinasyonundan hem de yayının teknik - içerik ve artistik boyutlarından sorumludur. Haber ve spor gibi kimi yayınlarda içerik sorumluluğu editör ile paylaşılır. Hatta çoğu durumda, yayının içeriğinde editörler sorumludur. Sanatsal deyip geçmeyin, ekrandaki görüntü, bir takım standartlara uygun yapılmadığı durumlarda izleyicileri fazlasıyla rahatsız eden durumlar oluşur. 
  • Teknik yönetmen, rejinin teknik sorumlusudur. Yayın sırasında yaşanabilecek aksaklıklara karşı hızlı çözümlerle yayının devamını sağlayan ve sorunların kalıcı çözümlere kavuşturulması için gerekli birimlere (ölçü bakım) iletilmesini sağlayan kişidir. Yönetmenin talimatlarına uyar. Rejide dış bağlantıların yapılmasını koordine eder. Video matrisinin kumandasını da teknik yönetmen yapar. Çoğunlukla teknik lise mezunu kişilerdir. Mühendislerin de teknik yönetmen olarak çalıştığı görülür, ki ben de toplamda 4 sene kadar teknik yönetmenlik yaptım. Yayın mühendisliği bölümü ülkemizde yok. Yayıncılık, biraz da usta çırak ilişkileriyle öğreniliyor. 
  • Resim seçici, resim masasını kontrol eden kişidir. Stüdyodaki kameralar başta olmak üzere, sistemde yer alan ve yayında kullanılmak istenilen, resim masasının girişlerine yönlendirilmiş video kaynaklarının hangisinin masa çıkışına "seçileceğini" fiziksel olarak tuşlara basarak belirleyen kişidir. Resim masalarında basit kurgu yapma özellikleri de bulunur. Masalar, bu basit kurgu işlemi kaç farklı katmanda yapabildiğine göre adlandırılır. Mixed effect denilen bu kurgulama yeteneği iki katmanlı ise 2ME masa denilir. Ne yazık ki son dönemlerde, yayınlarda yeterli personel olmamasından kaynaklandığını düşündüğüm bir hatalı uygulama ile aynı stüdyo ortamında bulunan spiker ve konukların her birisine ayrı bir kameranın sabitlenip, her kişinin tüm yayın boyunca ekranda küçük penceresinde görüntülendiği "çerçeve" yayıncılığı da resim seçici hazırlar. Arka plandaki konuşma çerçeveleri önceden hazırlanmıştır. Her çerçeveye oturtulacak kamera görüntüsü seçilir, hazırlanan resim, ekrana verilir. Resim masasının iki temel çıkışı vardır: PGM, PVV. PGM, yayına giden görüntü, PVV ise bir "levye" hareketiyle yayına verilmeye hazır görüntüyü ifade eder. Ayrıca clean çıkış denilen, sadece resimden oluşan (KJ bilgilerini içermeyen) bir çıkış da bulunur. 
  • Sesçi, ses masasını kullanır. Resim masasındaki gibi, stüdyodaki mikrofonlar ile yayında kullanılmak istenilen ve ses mikserinin girişlerine yönlendirilmiş kaynakların seslerinin hangisinin yayına yönlendirileceğini "seçen" kişidir. Resim masasında her görüntü üzerinde işlem yapılmaz ancak ses masalarında her kaynak, istenilirse, ayarlanabilir. Farklı frekans bantlarındaki bileşenlerin kazançları değiştirilerek en "doğru" sesin bulunması sağlanır. Haber, spor gibi sesten ziyade görüntünün önemli olduğu yayınlarda sesçiler, mikrofonların takılması, telefon hibrit bağlantılarının ve varsa simultane çevirilerde gerekli ayarlamaların yapılası gibi işlere meşgulken müzik eğlence ya da konser kaydı / yayını gibi sesin önde olduğu programlarda çok daha yoğun çalışırlar. Enstrümanların seslerinin, doğru tipte ve doğru konumlandırılmış mikrofonlarla kayıt edilmesi önemlidir. Orkestralarda enstrüman çalanlar, kendi çaldıklarını ya da ekipte çalanların kimilerinin ne çaldığını ayrıca duymak ister. Bu isteklere göre gerekli karıştırmaların (mikslerin) yapılarak  ilgili kişinin kulaklığına yönlendirme işini de gene sesçi yapar. Bu yüzden müzik ağırlıklı programların yayını öncesinde uzun saatler süren provalar yapılır. Ses ağırlıklı programların kaydedildiği/yayınlandığı stüdyolarda genelde 3 ayrı ses mikseri bulunur. Bunlardan ilki sesin seyirciye duyurulmasını, ikincisi kayda yönelik ayarlamaların yapılmasını, üçüncüsü ise yayına giden sesin ayarlamasında kullanılır. İyi sesçilerin iyi kulakları olması, bence şart. Çoğu sanatçı konserlerinde ve stüdyo kayıtlarında aynı sesçi ile çalışır. Ses ile ilgili son ekleyeceğim konu ise akustik. Mimari tasarım aşamasında başlanması gereken akustik tasarım, hem ekranları başında hem stüdyoda bulunan dinleyicilerin duydukları sesin kalitesini belirleyen faktörlerin başında gelir. Ülkemizde bu konuda yetişmiş insanlar var. 
  • Kameraman, adından da anlaşılacağı gibi, kameraları kullanan kişilerdir. Stüdyo içindeki kameralar ya pedestal üzerinde ya da Jimmy Jib denilen, ancak aslında kimisi farklı markalardaki, kamera taşıma vinçleri üzerinde yer alır. Jimmy'ciler genelde daha deneyimli kameramanlardır. Dış çekimler, aktüel kamera servisi denilir. Maçlarda saha kenarlarında, çoğunlukla bir kamera asistanının yardımı ile kullanılan ve oldukça ağır olan, sabit görüntü veren sistemlere steady cam denilir. Son dönemlerde yaygınlaşan drone'lardaki kamera kullanımı için ehliyet gerekmektedir. Kameramanlar, kullandıkları cihazların temel ayarlarını yapabilirler, kalibrasyon gibi ayarlamalar ise ölçü bakım servislerinde yapılır. Stüdyo kameralarında netlik ve çerçeve (kompozisyon) ayarlamaları dışında kalanlar kamera kontrol ünitesinde yapılır. Bu sayede stüdyo içinde kullanılan tüm kameraların aynı renkleri vermesi sağlanır. Şaryo olarak adlandırılan, bir ray üzerinde hareket eden kameralar, çoğunlukla dizi-reklâm-film setlerinde kullanılır. Pedestal üzerindeki kameraların tekerlekleri üzerinde kaydırılmasıyla şaryo hissini stüdyo kamerası ile de vermek mümkündür ancak stüdyo yayınlarda pek tercih edilmez. 
  • Işıkçı: En genel tanımıyla stüdyonun ışıklandırılmasından sorumludur. Stüdyolarda kullanılacak ışıkların asılması için gerekli düzenekler, stüdyo oluşturulurken planlanır ve yerleştirilir. Bu düzeneklerin neresine ne özelliklere sahip ışık kaynağının asılacağına, bu kaynakların önlerinde filtre olup olmayacağına, ışık şiddetinin ne şekilde olmasına gerektiğine yönetmen ile birlikte ışıkçı karar verir. Işık tasarımı teknik bilgi gerektirir muhakkak ki, ancak belki bir o kadar da sanatsal bakışa ihtiyaç duyar. Işık tasarımı bir yerde sahne tasarımının parçasıdır. Işık masası, ışık kaynaklarının hangi sırayla hangi şiddette yanacaklarının önceden programlanmasına izin verir. Bu sayede birden fazla setin olduğu stüdyolarda bir setten diğerine geçerken ayarlamaların kısa sürede yapılması sağlanır.
  • Kamera Kontrolcü: Çoğunlukla ışık masası ile aynı mekânda yer alır. Stüdyo kameralarının bir çok ayarlaması bu ünitede yapılır. Bu sayede stüdyo içerisindeki tüm kameraların verdikleri resimlerin birbirine yakın görüntü ayarlarında olması sağlanır. Kamera kontrol ünitesindeki görevliler ışık ayarlamalarını da iyi bilirler.
  • Stüdyo şefi: Özellikle seyircili programlarda stüdyo içinin genel düzeninden sorumludur. Konukların ne zaman, nereden stüdyoya gireceğine, seyircinin ne zaman ne şiddetle alkışlayacağına kadar bir çok konuda yetki onlardadır. Yönetmenin talimatlarına göre hareket ederler.
  • Makyaj ve kuaför: TV stüdyolarının olmazsa olmazlarıdır. Ekranda görmediğiniz yansımalar, onların sürdükleri kapatıcıların başarısıdır. Stüdyolar, ışıklar sebebiyle sıcak yerlerdir. Klima sistemleriyle soğutulmaya çalışılsa da kimi yerlerde soğuk ışıklar kullanılsa da sıcak yerler olmaya devam ederler. Bu sıcaklık, makyaj malzemelerinin seçimini de etkiler. Doğru makyaj yapıldığında, makyaj yapıldığı ekranda anlaşılmaz. Doğal olan, doğru olandır desek yeridir sanırım. Kuaför de saçın "doğru" olması için vazgeçilmez bir sanatçıdır. 
  • LED Wall Operatörü: 20 sene önce teknik yönetmen olarak çalışırken wall'cü yoktu rejide. Still store'cu vardı. O zamanlar ekrana yansıyan grafiklerin istenildiği anda sunulması için bilgisayarı kumanda eden kişiler, aradan geçen zamanda, wall'cü olmuş. Artık neredeyse tüm haber, spor, ekonomi kanallarında LED Wall'ler var ve bu LED Wall'lerde gösterilecek grafikleri - videoları doğru zamanda, doğru yerde göstermek için kullanılan bilgisayarın operatörü de var. Çok farklı lisans eğitiminden gelen arkadaş ile tanıştım rejide, wall'cü olarak çalışan. 
  • KJ operatörü: Yayınlarda, görüntülerin altında arada bir ortaya çıkan, kimi zaman kayan yazı şeklinde olan, yazılar, karakter jeneratörü (KJ) adlı bir sistem tarafından oluşturulur. İşte bu sistemin operatörü KJ'cidir. KJ operatörlerinin Türkçe yazım kurallarını iyi bilmesi önemlidir. Hazırlanan yazılar editörlerin kontrolünden geçmektedir ve son dönemde haber ve yayın otomasyonlarında KJ'ler önden hazırlanabilse bile son dakika açıklamalarında hâlâ KJ operatörlerince yazılan içerikler kullanılmaktadır. Bu yüzden KJ'cinin yazım kurallarına hâkim olması elzemdir. Ne yazık ki hâlâ şapkalar, neredeyse hiç kullanılmıyor. Bu garip durumun teknik bir açıklaması yok. KJ bilgisayarlarının setlerinde şapkalı harfler mevcut.
  • Montajcı: Yayında kullanılacak görüntüler ya da bant kayıt programlar, tam istenildiği şekilde hazır olmayabilir. Bu görüntüleri işlemek, kimi yerlerini kesmek, kimi başka görüntülerle birleştirmek gibi işlemler gerektirir. Bu işlemlerin tümü montaj setlerinde yapılır. Montajcı, çoğunlukla yönetmen yardımcısıyla, kimi zaman doğrudan yönetmenle kimi durumlarda ise yönetmenin nasıl bir şey istediğini bildiği için tek başına montajı yapar. Son karar her durumda yönetmenindir. 
  • Yönetmen yardımcıları: Yönetmenlerin reji içerisindeki iş yükü oldukça fazladır. Hangi dakika ne konuşulacak, hangi video yayınlanacak, konuklar ne zaman aranacak gibi yayın akışını takip ederken bir yandan en doğru kamera açısını belirlemeye çalışır, diğer yanda rejinin genel düzenini sağlar. Elbette tüm bu işleri tek başına yapmak zordur. Kimi yayınlarda resim seçme işini de yönetmen yapar. Yardımcı(lar), yönetmenin verdiği görevleri yerine getirir. Yönetmen adayı olarak stajer gözüyle de bakıldıkları için zaman zaman yayının sorumluluğunu da alırlar.
  • Editörler: Programların içeriklerinden sorumludurlar. Özellikle haber, spor ve ekonomi gibi tematik yayınlarda editörler rejilerde yer alır. 
  • Yapımcı: Programın fikir aşamasından yayına çıkana kadar geçen sürecin tümünün koordinasyonunu sağlar. Program teklifi verilmesinden gerekli ekiplerin oluşturulmasına, çekimlerden, montaja, işin ekonomik boyutuna kadar tüm süreç yapımcının sorumluluğundadır. Yönetmen ile yapımcının aynı kişi olduğu durumlar sıklıkla görülür. Özellikle TV işlerinde, bu iki görevin çakışması bir yerde doğaldır. Ancak dizi ve filmlerde yönetmen ile yapımcı bambaşka sorumluluklara sahiptir. Bu farkları ilgili başlıklar geldiğinde açıklamaya çalışacağım.
  • Ulaştırma: Konukların ve çalışanların kanala getirilmesi ve istenilen yerlere bırakılması başta olmak üzere ulaştırma ile ilgili tüm işlerden sorumludurlar. 
 
Televizyonda dağıtım:
Üniversiteden arkadaşlarımla buluştum geçtiğimiz günlerde. Seneler olmuştu görüşmeyeli. İlk sordukları ne oldu bu sayısal karasal televizyon oldu. O kadar fazla sayıda yazı yayınladım, o kadar çabaladım ki bu sürece dair, artık beni gören sayısal karasal TV diyor. Elektrik Mühendisleri Odası çatısı altında iki çalıştay düzenledik. Youtube kayıtları duruyor, vakti olanların izlemesini öneririm. Dağıtım denilince bu yüzden aklıma ilk gelen, ülkemizde TRT'nin deneme yayınları dışında, hiç kurulmamış sayısal karasal televizyon yayıncılığı geliyor. 
Aslında dağıtımı en kaba olarak ikiye ayırabiliriz. Kablolu ve kablosuz olarak. Kablolu dağıtım, internet ve kablo TV ağları ile yapılır. Kablosuz ise karasal sayısal ve uydu yoluyla. Ülkemizde TV yayınlarına erişim için neredeyse tek yol uydudur. Hane halklarının %90'a yakını uydu üzerinden yayınlara erişir. Kablo TV'nin hem potansiyel hem de gerçekleşen abone sayısı %10 civarındadır. Potansiyel abone, kapısının önünden kablo şebekesi geçmiş aboneleri, gerçekleşen ise kablo TV yayınlarına abone olmuş haneleri ifade etmek için kullanılır. Dünyanın farklı ülkelerinde TV yayınlarına erişim için kullanılan yöntemlerin dağılımı farklılık göstermekle birlikte Kablo TV, Uydu ve Sayısal Karasal (Digital Terrestrial TV - DTT) birbirine yakın oranlarda pay sahibidir. Sayısal karasal yayıncılığın hiç başlamamış olmasının ekonomik olduğu kadar siyasi sonuçları da var gibi geliyor bana. Medya yazı dizisi öncesi başladığım ve 11. bölümde yaz tatili arası verdiğim Ali adlı romanım da bu sürece dair. Bu yazıyı DTT ile doldurmak istemiyorum. Merak edenler blogumu karıştırıp eski yazılara bakabilir. 
En sıcak gündem ise 5G üzerinden radyo TV yayınlarının dağıtılması. Ben de bir kaç senedir bu konuyu gündeme taşımaya çalışıyorum. Türkiye için bir teknolojik fırsat penceresi olabilir. DTT ve DAB/DAB+ yatırımı olmayan ülkemiz, bu şebekeleri kurmuş ve bu yüzden hemen sonlandıramayacak olan batılı ülkelere göre büyük bir fırsata sahip. Bugünden 5G yayın denemelerine ve bu konuda Ar-Ge süreçlere girişilse, denenmiş bir 5G şebekesi ile dünya piyasalarında söz sahibi olunabilir. 
Uydu konusuna pek girmek istemiyorum bu yazıda. Bana sorarsanız uydu bize pek uydu. Her evin balkonunda, her apartmanın tepesinde onlarca uydu anteni bulunuyor. Bir zamanlar bunların yasaklanacağı, ortak anten sistemlerinin zorunlu kılınacağına dair haberler çıkmıştı. Ülkemizin ulusal uydu operatörü TürkSAT, aynı zamanda Kablo TV şebekesinin de sahibi ve işleteni durumunda. Kablo TV şebekesinin yaşadığı süreçler de bir kitap olacak kadar ilginç. Ancak dağıtım başlığını fazla uzatmak istemiyorum. 
İnternet üzerinden, akış ile (stream kelimesine daha iyi bir tercüme varsa yazın lütfen) izlenen TV kanalları da yaygınlaşıyor. Kanal ayrı bir sistem kurmak yerine YouTube'da başlattığı bir canlı yayın sayesinde dileyen herkese içeriğini eriştirebiliyor. 

Televizyonda tüketim:
Belki bu bölüm başlığını değiştirmek daha iyi olurdu. Tüketim derken, izleyici nasıl izliyor, hangi cihaz ile, hangi zamanda ve nerede? 
Eskiden olsa yanıt çok kısa ve net olurdu: evinin salonunda, akşam saatlerinde ve TV ekranından. Oysa şimdi iş değişti, değişiyor. Platformlar başlıklı yazıda da değineceğim bu değişimin nedenlerine ancak kısaca belirtmem gerekirse, öncelikle çalışma saatleri, trafik, internet dünyasının cazip içerikleri gibi faktörlerle bir akışa bağlı, tek ekranda, yayınlandığı an izlenilen içeriklerle TV'lerin hayatını sürdürmesi artık zor. Platformların tüm sezonu aynı anda sisteme yükleyip insanların dizinin bir sonraki bölümü için bir hafta beklemenin saçma olduğunu fark etmesi de TV kanallarının işini güçleştirdi. Farklı sebepler bir araya gelince İngilizce ifadesiyle "any time - any where - any device" (herhangi bir zaman, herhangi bir yer, herhangi bir cihaz) anlayışı egemen oldu. Önce TV kanalları içeriklerini YouTube gibi video paylaşım platformlarına koydular. Ardından yeterince büyük olanları kendi platformlarını kurup, bakınız BluTV, Puhu, Exxen ve son olarak Tabii, içerikleri buralarda yayınlamaya başladı. TRT, Tabii için ayrı içerikler hazırlıyor, onu da ekleyeyim. Özellikle ergenler, TV cihazını artık platformlar ya da YouTube için bir ekran olarak kullanıyor. Klasik akış ile yayın yapan TV kanallarının iş modeli giderek sürdürülemez hâle geliyor.
TV kanallarının iş modeli oldukça sade aslında. Gelir kaleminde tek bir madde var: reklâm. İçerik satışı da teorik olarak gelir kalemleri arasındaysa da Discovery, BBC gibi devasa bütçelerle prodüksiyonlar yapan bir TV kanalı değilseniz hazırladığınız içeriğin pazarlaması pek kolay olmaz. Gene aynı sebeple kablo şebekelerine girmek için şebekelerden ücret alamaz, aksine siz para verirsiniz. Bu durumda; kanalın kurulması için yapılan yatırımları bir kenara koyarsak, aylık giderler kalemleri bir hâyli fazladır: personel maaşları, elektrik-su-doğalgaz-internet faturaları, uydu iletim bedeli, içerikler için ödenen telif bedelleri, RTÜK payı... Tüm bu giderlere karşılık tek gelir kalemi olan reklâmda pasta her geçen sene küçülüyor. Online medya olarak adlandırılan YouTube'dan Facebook'a, Instagram'dan TikTok'a bir ton alternatif reklâm ortamı var artık. TV kanalı gibi kimin izlediğini somut olarak bilemediği bir mecraya para harcamak yerine bu alternatiflere yönelmek çoğu reklâm veren için daha cazip. 
Klasik TV kanallarının (haber, ekonomi, spor, müzik gibi tematik kanalları ayrı tutuyorum), bence en fazla 10-15 sene içerisinde, piyasadan silinecek olmalarının bir başka sebebi ise artık onlara ihtiyacın kalmaması. Ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım; klasik TV kanalı aslında bir "toplayıcı"dır. Farklı içerik üreticileriyle anlaşmalar yapıp satın aldığı programları (diziler, müzik eğlence, kuşak programları) izleyicinin seveceğini düşündüğü saatlerde arka arkaya ekrana getiren, aralarda da reklâm adı verilen kısa boşluklarla gelir elde eden bir toplayıcı. Peki günümüzde bu aracı - toplayıcıya ihtiyaç sürüyor mu sizce? İnsanlar içeriklere platformlar ve YouTube aracılığıyla, diledikleri saatte erişebiliyorken kim neden TV kanalının akışını beklesin ki? Tematik kanalların bir bölümünde aslında akışın hiçbir önemi yok. Çocuk kanalları ve müzik kanalları ile bir ölçüde spor ve haber - ekonomi kanallarını bu çerçevede değerlendirebiliriz. Özellikle çocuk ve müzik kanallarında izleyici akışı beklemez. O anda ne yayınlanıyorsa onu izler. Bu bakımdan platformda ya da YouTube'da içerik izlemekle eş değer bir deneyim elde eder. Haber ve ekonomi kanallarının daha uzun yaşayacağı tahminim ise ülkemizin bölünmüş siyasi atmosferine dayanıyor. Herkes kendi görüşlerinin anlatıldığı içerikleri izlemeyi tercih ediyor. Bu görüşleri anlatanların, farklı konularda aynı şeyleri söylemesi bile kimseyi rahatsız etmiyor. 
Sonuç olarak klasik TV yayıncılığının son demlerini yaşasak bile TV kanalları, tematikleriyle birlikte, hayatımızda bir süre daha var olacak bence. Televizyon ile ilgili okuduğum kitaplar içerisinde beni en çok etkileyeni sizlere bir kez daha önereyim. Neil Postman'ın Televizyon, Öldüren Eğlence adlı kitabını mutlaka okuyun. Eseri okuduktan sonra televizyon izleme sürenizin azalacağını düşünüyorum. 
Meslek hayatımın en keyifli dönemlerini rejilerde, bizzat yayının içinde geçirdim. Geçtiğimiz 31 Mart'ta emekli olurken de çalıştığım yer TRT Spor kanalının rejisiydi. Buradan, tüm TRT ailesine şükranlarımı sunarak bitireyim.  

Yorumlar

  1. Özgür Bey, emeğinize sağlık, sektör içerisinden biri olarak şahsi yorumum Medya yazı serisinin amacına ulaştığı yönünde. Ne eksik ne fazla, ne anlaşılmaz ne de basit. Olması gerektiği gibi.. Aralarda hatıralarınızı eklemeniz pek de güzel olmuş. Yeni okuyucuların eski ve yeni arasinda bağ kurmalarına olanak sağlayacaktır kanaatimce. Devamını bekliyoruz. Ankara Spor Reji'den saygılar, selamlar.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Mustafa Hocam, çok teşekkürler. Rejideki arkadaşlarımıza çok selamlar, saygılar. Canlı yayın sistemleri eksik olmuş, en kısa zamanda onu ekleyeceğim.

      Sil

Yorum Gönder

Yorumlarınız denetimimden geçtikten sonra yayınlanacak. Beğenmediklerinizi hakaret içermeyen şekilde ifade edin lütfen.

Son haftanın en çok okunan 10 yazısı

Pazr günü eğlencesi: Eymir gölü etrafında bisiklet sürmek

Sadece ODTÜ öğrenci ve çalışanlarının bir de göl kartı sahiplerinin girebildiği düşünülür Eymir gölüne. Oysa, eskiden olduğu gibi bugün de arabasız girdiğiniz sürece, kimse kimlik sormaz kapısında. Birisi TRT'nin Oran yerleşkesinin yanından inen yolun sonunda, diğeri Gölbaşı'ndaki TEİAŞ tesislerini geçince olmak üzere iki kapısı bulunur bu küçük göl ve çevresinin. ODTÜ arazisidir ve içerisinde piknik yapmak yasaktır. Son düzenlemeler sonrası üniversite arazisi olduğu için içeride alkol satışı yasaklanmıştır. Yakın zamanda üniversite yönetiminin aldığı bir karar ile Eymir gölü çevresine haftasonları araç girişi tamamen yasaklandı. Her iki kapının yakınında, ODTÜ'de görev yapan güvenliklerin kontrol ettiği park alanları oluşturuldu. Ücretsiz olan bu alanlara aracınızı bırakıp yürüyerek göl çevresine girebiliyorsunuz. İçeride her 10 - 15 dakikada bir hareket eden ring servisleri bekliyor. Lokantaların olduğu yerlerde durakları var. Dönüş için de aynı araçları kullanabili

Almanya'da televizyon yayınlarına erişim

Televizyon yayınları kablolu ve kablosuz olmak üzere iki ortam kullanılarak evlere ulaştırılır. Her iki ortam için de farklı uygulamalar bulunmaktadır. Kablonun kullanıldığı durumlarda Kablo TV, IPTV seçenekleri mevcuttur. Kablosuz ortam için ise uydu ve karasal vericiler kullanılabilir. Her ortamın kendisine göre avantajı, dezavantajı vardır. Daha ayrıntılı analizlerde, yayıncı için ve izleyici için avantajlar ve dezavantajlar olduğu görülecektir. Hatta ülkelerin düzenleyici denetleyici kuruluşlarının desteklediği ve/veya kösteklediği televizyon dağıtım yöntemleri olduğu söylenebilir.  Bu uzun girişi yazmamın sebebi, Arthur D. Little adlı araştırma kuruluşunun yakın tarihte yayınladığı bir araştırma. Lars Riegel ve Julien Duvaud-Schelnast imzalı   Almanya'da TV Platformları 2014 ve sonrası başlıklı 10 sayfadan ibaret rapor, Almanya'da son dönemin sıcak tartışma konusu durumundaki sayısal karasal televizyonun geleceğine ilişkin önemli analizler içeriyor. Geçtiğimiz Nisan

İkiz bebekle tatile çıkacaklara öneriler

Blog sayfamdaki yazıları belli kategorilere göre ayırıp etiketliyorum. Yazacaklarımın etiketlenebilecek şeyler olmasına özen gösteriyorum. Kısacası her aklıma geleni bloga yazmıyorum. Bugün canım sıkıldı, bari canımın sıkıldığını tüm dünya duysun demiyorum. Biraz bu nedenle, biraz yazarın anonimliğini korumasını sağlama kaygısıyla özel hayatıma ilişkin paylaşımları sınırlı tuttum bu güne kadar. Bu yazı yukarıda anlattıklarımla çelişse bile tatile çıkmadan önce yaptığım internet aramalarında işe yarar çok az bilgi bulabildiğim için ikiz bebek sahiplerine deneyimlerimi aktarayım istedim. Bu yazı ile birlikte yeni bir etiket bloga merhaba diyor: İkiz büyütmek. Bu etiket altında, çok sık olmamakla birlikte, ikiz büyütürken yaşadıklarımı paylaşacağım.

Yaylapınar (Sinekçiler) Köyü Nazilli tatili

Yazılacaklar birikti, bu gidişler birikmeye devam edecek. Üst üste gelince seyahatler, okunanlar, teknik gelişmeler böyle oluyor. Yavaş düzgündür, düzgün ise hızlı deyip başlayayım bir yerinden.  Geçtiğimiz haftanın 6 gecesini, Aydın'ın Nazilli ilçesinin, eski adıyla Sinekçiler, Yaylapınar köyünde geçirdik. Ne ben, ne de eşim Nazilli'li. Oralarda yaşayan akrabamız da yok. Peki nasıl oldu da bir köyde kaldık 6 gece. Pınar Kaftancıoğlu sayesinde. Kendisini büyük şehirlerde, özellikle İstanbul'da, yaşayan çocuk sahipleri tanıyacaktır. Ayşe Arman'ın söyleşisinden sonra tanıyanlar ve alış veriş yapanların sayısında ciddi artış olmuş. Siz tanımayanlardansanız İpek Hanım'ın Çiftliği'nin web sayfasına bakmanızı ve yazının geri kalanını sonra okumanızı öneririm.  Kaftancıoğlu, bana kalırsa ülkemiz için uygulanabilir bir kalkınma modeli oluşturmuş. Ülkemiz, her ne kadar son dönemlerde ihmal edilmiş olsa bile, bir tarım ülkesi. Tarıma elverişli topraklara

Civitas - Suadiye / İstanbul

Sadeceözgür, 2004 doğumlu bir blog. Başlangıç senelerinde, "mekân" etiketli bir çok yazı yayınladım. O tarihlerde Google Haritalar hizmeti yoktu hayatımızda. Artık, ben de bir çok kişi gibi, Google Haritalar'a yazdığım yorumlar ile gittiğim mekânları değerlendiriyorum. Bu yüzden "mekân" etiketli son yazım 2019 tarihli ve o yazı film yıkatıp negatiften baskı alabileceğiniz mekânlarla ilgili .  Bu giriş paragrafının ardından gelelim bu yazıyı neden hazırladığıma. Malûmunuz, İstanbul sokakları ve kafelerini keşfetmeye devam ediyorum. Bu keşifleri, zaman zaman blogda da paylaşmaya karar verdim. Civitas , bu serinin ilk yazısına konu oldu.  İstanbul'un Anadolu Yakası'nda, Marmara kıyılarına yakın, güzide semtlerinden Suadiye'deki bir kafe Civitas . Mekâna ilk ziyaretimde sadece kahve içmiş, vitrindeki tatlıların görüntülerine hayran kalıp, bir daha gelmeliyim diyerek, ayrılmıştım. İstanbul gibi devasa bir şehirde yaşayınca, bir daha, bir sene sonraya den

Hüküm Gecesi / Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Seneler önce okuduğum Yaban'ı saymazsam Yakup Kadri Karaosmanoğlu'ndan okuduğum ikinci roman oldu Hüküm Gecesi. 1926'da yazılmaya başlanılan eser, 1927'de yayınlanmış. Roman Osmanlı'nın son dönemine tanıklık eden Ahmet Kerim adlı kurgu karakterin gözünden anlatılıyor. İttihat ve Terakki'nin kabinenin içinde yer almadığı hükümet, sopalı seçim, Hürriyet ve İtilâf'ın kurduğu hükümet, Trablusgarp bozgunu, Uşi Anlaşması, Balkan bozgunu, Bab-ı Ali baskını... Anlatılsa roman olur denilen bir dönem, Hüküm Gecesi'nin tarihsel arka planı.  Romanın başkahramanı Ahmet Kerim'in Yakup Kadri'ye benzerliği dikkat çekici. Öyle ki romanın bir yerinde Ahmet Kerim İstanbul'un Sodome ve Gomore'yi andırdığını söylüyor, ki hepimiz Y. Kadri'nin aynı adlı romanını hatırlıyor. Y. Kadri'nin yaşam öyküsüne baktığımda o tarihlerde, tıpkı Ahmet Kerim gibi, gazetelerde çalıştığını okudum. Kurgu karakterler dışında Ali Kemal, Süleyman Nazif, Rıza Tevfik, Ahmet

Anıttepe, sokaklar, anlamlar

Ankara, ne yazık ki, içerisinden su geçen şehirlerden değil. Aslında daha doğrusunu söylersem, içerisinden geçen suların üzerini kapatıp yok eden bir kent. İncesu deresi, Kavaklı dere, Ankara çayı hep üzeri kapatılıp, halının altına süpürülen tozlar gibi gözden ırak tutulup unutulmuş kent suları. Hal böyle olunca Başkent, akar suyun kente sağlayacağı güzelliklerden yoksun. Neyse ki arayan için gizli güzellikler barındırıyor.   Anıttepe, bu gizli güzellikleri saklayan semtlerden. Anıtkabir, yılın her mevsimi caddelerden eksik olmayan turist otobüsleri, resmi bayramlarda protokol için kapatılan yollar, son dönemde sıklıkla düzenlenen mitinglere ev sahipliği yapan Tandoğan meydanı, Çankaya Belediyesi'nin  konserlerinin mekanı Anıtpark Anıttepe denildiğinde ilk aklıma gelenler. Ve tabii, geçenlerde bir yarışmada soru olarak da yöneltilen sokak isimleri: Ordular, İlk, Hedef, İleri, Ata ve Akdeniz caddesi.    Anıtkabir'in sınırını oluşturan 3 cadde bulunur: Gençlik, Mareş

Kuzey Kore, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, izlenimleri / Feza SEZEN

Blogda farklı görüşlere yer vermek, okuyucu sayısını arttırmak bakımından ne kadar işe yarayacak bilemiyorum. Ancak bildiğim bir şey var ki her e-söyleşi bana çok şey katıyor. Gerek teknik söyleşiler gerekse teknik dışı konulardaki söyleşilerden çok şey öğrendim. Eminim bu pazar yayınladığım e-söyleşiden sizler de bir çok şey öğreneceksiniz. Feza Sezen ile iş yerinden tanışıyorum.  Geçenlerde facebook'taki Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (Kuzey Kore) izlenimlerini okuyup fotograflarını da görünce bu söyleşiyi yapmak istediğimi belirttim. Sağolsun beni kırmadı. Aşağıda okuyacağınız söyleşiye neden olan geziyi Fest Travel Seyahat Acentası 22-29 Haziran 2015 tarihleri arasında gerçekleştirmiş. 1. Paris, Roma, Viyana, Budapeşte ya da Prag değil de neden Pyong Yang? Buna iki yanıtım olacak.  Birincisi, belirtilen bu kentleri ve hatta daha fazlasını gördüm, ayrıca Paris’te de bir süre yaşadım. Bunların tümü, küçük farklılıkları da olsa bir Avrupa yaşamı sunuyor gezgi

Sokakbaşı Meyhane, nam-ı diğer Hüseyin'in Meyhanesi

Uzunca bir süredir izlediğim tek televizyon yayını Behzat Ç.'nin Hüseyin'in Meyhanesi mekanı olarak kullandığı Sokakbaşı Meyhanesi'ne sonununda gittim. Hatta yanda gördüğünüz üzere Behzat'ın masasında fotografım da var. Mekan, aslında Behzat Ç. öncesinde de bölgede bilinen sevilen yerlerdendi. Esat dörtyolda, köşebaşında yer alan burayı Behzat Ç.'de mekan olarak kullanmak, muhtemelen Erdal Beşikçioğlu'nun zamanında Sokakbaşı'nın çaprazında bir yer işletmesinden kaynaklanıyordur.  Sokakbaşı'na diziden aşinayız. Havalar iyi olduğunda açık havada büyükçe bir yerleri var. İçerisi de küçük sayılmaz. Mezeler lezzetli, fiyatlar pek ucuz sayılmaz. Dizinin etkisi fiyatlara yansımış görünüyor. Behzat'ın masası rezervasyonlu oluyormuş genelde. Yurt içi ve hatta dışından rezervasyon yapılıyormuş. Mekanın garsonları, kim bölümlerde rol almış. Duvarlarda gazete küpürleri ve diziden görüntülerin yer aldığı fotograflar var.  Yakında final yapacak olan Behzat

Varoşta Kadın Olmak / Nalan Türkeli

Her ayın ilk pazar günü Ankara Ayrancı pazar yerinde kuruluyor antika pazarı. Antika meraklıları kadar, benim gibi sahaf tutkunlarına da hitabeden stantların birinde rastladım Nalan Türkeli'nin günlüğüne. Benim okuduğum Gökkuşağı Yayınları'nın Mart 1997 tarihli dördüncü baskısıydı. 150 sayfalık günlük, İstanbul'un varoşlarında hayata tutunmaya çalışan bir kadının mücadelesini anlatıyor. Ülkedeki fakirlik ve zorlu yaşam koşullarına askerlik yaparken şahit olmuştum. Bu anlamda, askerlik günlerinde gördüklerimi çok önemserim. Türkeli'nin kullandığı kelimeler, cümle yapıları aldığı daha doğrusu alamadığı eğitimle kıyaslandığında çok başarılı. Bu kadar da olmaz dedirten sıkıntılarla boğuşurken hep okumaya, bilgisini arttırmaya çabalıyor oluşu insanda ister istemez bir öfke doğuruyor. Öfke elbette Türkeli'ye değil. İnsanların en temel ihtiyaçları olan eğitim, sağlık ve barınma haklarına bile sahip olamaması öfkelendiriyor. Çocuğu hasta yatarken ilacın ne kadar olduğunu