Ana içeriğe atla

Türkiye'de sayısal radyo ve televizyon yayıncılığı 2 / 2

Bir önceki yazıda bıraktığım yerden devam edeyim. Sayısal radyo konusundaki son yansıda, biraz otosansür uyguladığımı itiraf ederek bırakmıştım. Dediğim gibi ortada bir gecekondu düzeni var ve hepimiz gecekondu mafyasından haberdarız. 

Peki, televizyon dünyasında işler nasıl? İşin doğrusu televizyon dünyası, 6112 sayılı yasa sayesinde, pek rahat görünüyor. En azından, radyo ile kıyaslandığında, karasal vericilere mahkumiyet konusunda, çok daha rahatlar. RTÜK'ün frekans tahsis ihalelerini tamamlayamamasının sonuçlarının başında, sayısallaşan uydu ve kablonun, televizyona erişim için tercih edilmesi geliyor. Aslında bu sonuçta şaşacak bir şey yok. Şöyle düşünün, Ankara'dan İstanbul'a gitmek istiyorsunuz. Seçenekleriniz nelerdi? Otobüs, uçak, özel araç ve tren. Yıllar boyunca otobüsler daha konforlu hale gelirken, yollar düzgünleşirken, trene hiç yatırım yapılmamıştı. Tren ile gidip gelen vardı halen, ancak bunlar çoğunlukla vakti bol, parası az olan insanlardı. Devlet, trene kimse binmiyor diye tren yollarını söküp, "bundan sonra tren yok kardeşim" demedi. Aynı mantıkla televizyon yayınlarının halka ulaştırılmasında kablo, uydu ve karasal vericiler kullanılıyor. Bu üçlü içerisinde kablo ve uyduya yatırımlar yapılırken karasal yayınlar analog olarak kaldı. Sonuç ne oldu peki? İnsanlar, yayınları uydudan izlemeye başladı. Karasal vericilerle analog yayınları, en azından birinci televizyonlarından, izleyenler yok denecek kadar azaldı. Peki devlet, yani düzenleyici / denetleyici otorite, yani RTÜK, ne yapacak? Analog yayınları kimse izlemiyor zaten deyip bu frekansların mobil operatörlere tahsisini mi gerçekleştirilecek?

İşte, deyim yerindeyse zurnanın malum sesi çıkarttığı noktadayız bir kez daha. Neyse, bu uzun ve belki de gereksiz girişin ardından yansılar üzerinden ilerlemeye devam edelim, pek fazla kalmadı geriye zaten...

Aslında süreci tek yansıda özetlemek istedim. Malum 22 yıldır yapıl(a)mayan bir frekans tahsisi söz konusu. Bu gecekondu örneğinden ilerlersek düşünün devlet arazi üretmeyince insanlar gelip işgal ediyor bir bölgeyi (analog karasal televizyon frekansları) ve buraya evlerini yapıyorlar. Bu gecekondularda dükkan işlettiklerini düşünelim. Şimdi, gecekondu dükkanda fena değil bir satış falan var, ancak karşıya da AVM yapılmış. Dükkan sahibi düşünüyor, sattığım ürünü daha kaliteli bir ortamda pazarlasam acaba müşteriler çoğalmaz mı diye ve AVM'den dükkan kiralıyor (sayısal uydu / sayısal kablo). Mahalleli sürekli kentsel dönüşümden bahsediyor. Gecekondu bölgesine dozer girip hepsini yıkacakmış. Devlet oraya AVM yapacakmış (sayısal karasal). Gecekondu bölgesinde de dükkanı olan esnaf ("medya hizmet sağlayıcı") bunu bekleyerek biraz da, aslında artık kimse gitmese de dükkanı (analog vericilerini) kapatmıyor. Kendisine verilen tapu tahsis belgesi nin (geçici yayın lisansı), yeni AVM'de (sayısal karasal yayın frekansları) avantaj sağlayacağını umuyor. 

Ancak, AVM dükkanları satışa çıktığında, işlerin hiç de beklediği gibi gelişmediği görüyor. Öncelikle ortada AVM falan yok. Sadece arazi var. Devlet diyor ki, gecekonduda dükkanın olsun olmasın, dükkan açmaya niyetli olduğunu bir yıldan bu yana gösteren bir yatırımcıysan gel sende bu kupon arazide yatırıma gir. Kurallar şöyle:

  • AVM'nin büyük dükkanları olacak (ulusal yayıncılar). Bu büyük dükkanları 10 yıllığına kiralayanların içinden bir grup AVM'yi inşaa etmek ve işletmekten de sorumlu olacak. 
  • AVM'nin orta ve küçük dükkanlarına (bölgesel ve yerel yayıncılar) siz büyük dükkan sahipleri hizmet sunacaksınız. Ben hizmetin bedelinin adil olup olmadığına karar vereceğim. 
Eskiden beri gecekonduda dükkan işletip, şimdi hem gecekondu dükkanını açık tutan ama asıl parayı yolun karşısındaki AVM'lerde açtıkları dükkanlardan alan esnaf bu kupon arazideki öneriye pek sıcak bakmadı. Mantıksız gördü, işin doğrusu. Olmayan AVM için dükkana hava parası (frekans için ihale ile ödenecek bedel) verecek, ardından büyük dükkanı kiraladı diye AVM'yi inşaa edecek (ulusal yayıncıların bir bölümü verici tesis işletim şirketi kurup, sayısal karasal televizyon altyapısını kurup işletecek), hem diğer dükkanlara hizmet sunacak, bu arada AVM'deki kiralar 10 yıl için ama sonrasında bu AVM ne olacak, tam net olmayacak (frekans tahsisleri 10 yıllık, peki 10 yıl sonra verici tesis işletim şirketi tarafından kurulan şebeke kimin?), 10 yıl boyunca hava parası (lisans bedeli) dışında işletme giderleri de olacak (frekans kullanım kirası/bedeli). Esnaf, en azından bizim tapu tahsisleri işe yarasaydı, bize bir ayrıcalık getirseydi diye sızlandı. Öyle ya, ortada kimseler yokken mal isteyen halka, gecekondu bölgesinde dükkan açmış, satış yapmış, bir yerde bu sektörü kendi elleriyle oluşturmuştu. Ancak, devlet bu konuda taviz vermedi. Neden vermedi, pek fazla tartışılmadı bile. Bir yıl önce işe girmiş herkes ile eşit şartlarda yarışmak durumunda kaldı esnaf ve sonuç olarak, açılan tüm ihaleler başarısızlıkla bitti. 

Yukarıdaki yansıdaki kısaltmalara takılmayın. DVB-T/T2, AVM'nin kaç katlı olacağını belirliyor. İçerideki dükkan sayısı arttı. İnşaat teknolojisi gelişince daha büyük AVM yapılabiliyor artık. MPEG2/4/5 ise AVM içindeki kolonların ve kirişlerin ufaltılmasıyla dükkanların çok daha verimli yerleşmeleriyle ilgili. Bu sayede istersek artık daha cafcaflı, gösterişli dükkanlar yerleştirebileceğiz AVM'ye (SD yerine HD, hatta 4K UHD), istersek de dükkan sayısını daha da arttırabileceğiz. 

Yansının son satırı ise çok önemli. Sonuçta AVM işi kaldı, o kupon arazi duruyor orada. Peki bu AVM yapılmadı ama gecekondu bölgesi ne alemde? Ne yazık ki AVM yapılacak bölgedeki dükkanlardan, az da olsa halen alış veriş yapanlar var. Dükkan sahipleri, diğer AVM'lerdeki dükkanların satışını engeller, prestij kaybına neden olur endişesiyle bu dükkanlarını kapatmıyor (Analog karasal vericiler yayına devam ediyor). Bu durum, esnafa epey pahalıya patlıyor. Sonuçta 2014'e kadar böyle devam eden durum, esnaf birliğinin toplantısında masaya yatırılmış ve dükkanları büyük ölçüde kapatmışlar (Analog karasal vericilerin büyük kısmı susturulmuş). Pek fazla şikayet gelmemesini, insanların diğer AVM'lerden alışveriş yapmalarına bağlamışlar (uydu ve kablo). 


Şimdi kıymetli okuyucular, bu AVM / Gecekondu bölgesindeki dükkanlar elbette bir benzetmeden ibaret. Teşbihte hata olmaz diyerek, izninizle devam edeyim. Alınmaca, darılmaca yok. Derdim kimseyi gecekondu işgalcisi olarak yaftalamak değil, ayrıca daha önce de yazdım. Devlet arazi üretmeyince insanların barınma sorunlarını gecekondu ile çözümlemesinde suçun büyüğü vatandaşta değil. 

6112 sayılı yasadaki model, sayısal karasal televizyonu kurmaya uygun değil. Büyük ve köşeli bir tespit. Model ne öngörmüştü ona bakalım yeniden:
Lisanslar, ulusal/bölgesel/yerel olmak üzere üç tip. Her birisi, geçerli olduğu alanda, %70 kapsamayı, nüfus olarak, sağlamak zorunda. Yerel ise lisansınız o yörede nüfusun %70'ine yayını ulaştıracaksınız. Bölgeselse, bölgede, ulusalsa yurt çapında. Şimdi, bu hizmeti, yani yayınlarınızı lisans sahibi olduğunuz yerlere ulaştırma hizmetini kim verecek? Verici tesis ve işletim şirketi. Peki kim kuracak bu şirketi? Ulusal yayın lisansına sahip, en az 10 medya hizmet sağlayıcısının kuracağı bir şirket, kısaca ANTEN diyelim biz ona. Sizce de bir gariplik yok mu? AVM örneğinden gidersek, AVM'deki büyük dükkanların sahipleri AVM'yi inşaa etmekle de yükümlü. Sonra işletmesini de gene bu bir grup büyük dükkan sahibi yapacak. 
Yukarıdaki yansı, benim radikal önerimi içeriyor. Aslında bu öneriyi, kamuoyu önünde ilk dile getiren ben değilim. "Kim, ne zaman söylemişti"nin yanıtını bulmayı sizlere bırakıyorum. 

ANTEN, kamu şirketi olsun. Yani AVM'yi devlet inşaa etsin ve işletsin. İnşaat için gereken parayı da o dükkanların hava paralarından (lisans bedelleri) oluşturduğu bütçe ile toparlasın. Böylelikle her dükkan sahibine eşit uzaklıkta olur. Hem devletin diğer dükkanlarını da bu sistemle bütünleştirmek olanaklı hale gelir (TRT vericileri, tesisleri).
Bu son yansıda, aslında bizim kupon araziden bahsediyorum. 470-862 MHz'i siz, boğaz gören bir gecekondu mahallesinin sınırları olarak okuyabilirsiniz. Bu mahalle, dediğim gibi, boğaz görüyor. Kupon bir arazi ve bakir duruyor üzerinde gecekondu dükkanlarıyla birlikte. Şimdi arazinin sağından solundan tırtıklamaya başladılar. Mesele, sadece AVM yapmak meselesi de değil artık. AVM yapılacak orası kesin. Ancak yeterli değil. Bir başka grup insan diyor ki 
"Kardeşim senin o dükkanda sattığın malı ben kendi dükkanımda da satarım, devlete çok daha fazla vergi veririm. Devlet, sen gel bu kupon arazide bu saçma sapan ürünleri sattırma. Bak ben çok daha işe yarar şeyler sunan dükkanlar açacağım oraya."
Mobil dünyanın kısaca söylediği bu. 470 ile başlayan, yani şu camiyi dönünce sınırı olan, Türkiye'de üzerinde halen gecekondu dükkanların olduğu, Avrupa'da ise içinde pek kimsenin itibar etmediği malların satıldığı dükkanlar barındıran AVM'lerin inşaa edildiği kupon araziyi gelin bize tahsis edin. Biz oraya yapacağımız yatırım ile halka, çok daha ihtiyaç duyacakları hizmetleri sunalım. 

Son slaytın son satırında Şeref Stadının konuyla ilgisi ne diye yazdım. Salona sordum, Şeref Stadı neresi bileniniz var mı? İki el kalktı, sunum İstanbul Harbiye'de bu arada. El sahiplerinden birisi, blogumun da takipçilerinden kıymetli meslek büyüklerimden. Kendisi kısaca anlattı Şeref Stadı'nın mazisini. Merak edenler için burada tekrarlamayayım, bu konuyu daha önce blogda yazmıştım. 

Kıymetli dostlar, okuyucular ve diğerleri. Anlatılan sizin hikayeniz aslında. Bu kadar seyirci kalmayın. TMMOB, EMO, Sendikalar, Tüketici Dernekleri, Siyasi Partiler, Belediyeler... Bu frekans alanları kamunun, yani sizin benim malımız. Bunlar, kıt kaynak. Bakın eskiden musluktan akan suları içebiliyorduk. Şimdi bunu düşünmüyoruz bile. Yarın bir gün, evlere içme suyu çekmekten vazgeçerse belediye, ne diyeceğiz? Zaten içmiyorsunuz, boşa bize masraf çıkartmayın deseler mesela? Ne diyebileceğiz? Aynı şey kıymetli dostlar. Zaten kimse izlemiyor diye analog karasal yayınları kapatıp, frekans bandını mobil operatörlere terki aynı şey. 

27 ARALIK'ı bekleyin. Bu gidişe dur demek şart!!

Yorumlar

Son haftanın en çok okunan 10 yazısı

IPTV World Forum İstanbul'un ardından

Bu satırları yazarken etkinliğin ikinci günkü programı devam ediyor. İki günlük, oldukça yoğun program tam zamanında başlaması, zaman çizelgesine uygun devam etmesi ile uluslararası bir organizasyon olduğunu belli etti. Katılım ücretinin yüksekliğinin getirdiği en önemli sonuç etkinlik izleyicilerinin gerçekten ilgili kişiler olmasıydı. Sadece ilk gününü takip edebildiğim etkinlikte TTNet ve AirTies CEO'ları gibi çok üst düzey konuşmacılar söz aldı. Oturumların araları, toplantı salonunun önündeki fuayede kurulan sergileri gezmek için yeterli uzunlukta tutulmuştu.  İstanbul'un en kolay ulaşılabilen otellerinden birisi olduğunu düşündüğüm Mövenpick'in seçilmiş IPTV Forum için. Levent metrosunun çıkışında yer alan otel, aynı zamanda Fatih Sultan Mehmet köprüsünün dibinde. Levent metrosundaki otobüs duraklarında Sabiha Gökçen havaalanına direkt giden İETT otobüsü kalkıyor. Zaten Atatürk havaalanına raylı sistemle, aktarmalar yaparak ulaşılabiliyor. Sabah 6 uçağı Atatürk hav

IPTV World Forum ardından, gözlemler

Etkinliğin teknik değerlendirmesini önümüzdeki haftaya bıraktım gerçi. Ancak, haftaya kadar bekleyemeyenler için kısa kısa gözlemlerimi aktarayım. Ayrıntılı değerlendirmeler gelecek merak etmeyin... Türk Telekom, yaklaşık 5 yıl önce başladığı IPTV projesinde sona gelmiş. TTNet şirketi üzerinden IPTivibu (TTNet CEO'sunun sunumunda, ki konferansın tümü simultane tercüme falan yapılmadan sadece İngilizce'ydi, bu ismin İngilizce'de that is IPTV anlamına geldiğini söyleyince fark ettim IP tivi işte bu anlamında bir kısaltma olduğunu :) adlı hizmeti sunmaya 2 hafta önce başadıklarını duyurdular. Konferansta soft launch (yumuşak duyuru ?) olarak yapılan duyuru ile hizmetin başlatıldığı söylense bile henüz web sayfasında bu konuyla ilgili bilgilere ulaşılamıyor.  IPTivibu hizmeti için en az 8 MBit/saniye hızında TTNet internet aboneliği gerekiyormuş. Şimdilik 101 kanal, ki bunların içerisinde HD olanları da olacakmış. Etkileşimli hizmetler, flick uygulaması falan da sunula

IPTV World Forum Ardından, Teknik Değerlendirme - 1

Yazının başlığını Teknik Değerlendirme - 1 dedim. Bunun bir dizi yazının ilki olduğunu düşünerek öyle yazdım. Pek uzun yazmayacağı, dizi yapmayı düşündüğüm için. Öncelikle Türk Telekom ve TTNet üzerine görüşlerimi yazayım. Etkinliğin ana destekçilerindendi her iki şirket. Türk Telekom'un üst şirket olarak görürsek, ki öyle aslında, Argela, TTNet ile birlikte sergi alanında büyük yer almışlardı. Argela, yazılım geliştirme alanında çalışıyor. TTNet, malum internet servis sağlayıcısı. Türk Telekom'un etkinlikte açıkladığı stratejisine göre IPTV , internet ve Voice over IP (IP üzerinden ses:VOIP) hizmetini TTNet üzerinden sunacak. İnternet ve telefonu tek faturada birleştirmeyen Türk Telekom, üç hizmet için tek fatura dönemine geçmeyi planlıyor. IPTV'yi itici güç olarak kullanacak. 3 farklı ekrandan (telefon, televizyon ve bilgisayar) televizyon izlemenin olanaklı olacağı ileri sürülüyor. Planlaması kolay, uygulaması ise zor bir hizmet IPTV. Multicast broadband internet bağl

IPTV World Forum Eastern Europe bu yıl İstanbul'da.

Konu ile ilgililerin merakla beklediği etkinlik ilk kez ülkemizde gerçekleştirilecek. Mövenpick Hotel, İstanbul'da 12-13 Ekim (yani haftaya salı-çarşamba) günlerinde toplam 9 oturumda önemli konuşmacıların yer alacağı IPTV World Forum Eastern Europe ile ilgili ayrıntıları web sayfasında bulabilirsiniz. Etkinliğe katılım ücretli. Ücretler epey yüksek. 5 Ekim'den önce kayıt yaptırmışsanız, ki bu iletiyi yazdığım tarih düşünülünce artık çok geç :), 1499 € ödemeniz gerekiyor. Bugün kayıt yaptırırsanız ise 1799 € ödeyeceksiniz. Ancak Free Operator Pass adlı bir seçeneğiniz daha var. Free Attendance For Service Providers olarak ayrıntılandırılan bu seçeneğin tam olarak kimleri kapsadığını çözemedim. Eğer IPTV hizmet sağlayıcılar kastediliyorsa Türk Telekom, TTNet, Superonline gibi şirket çalışanları kapsanmış oluyor. İşin doğrusu kendimi de o kategoriye sokup kayıt yaptırdım :) Ancak kaydımın geçerli sayılıp sayılmadığı belli değil henüz. Neyse, fırsat bulursanız önemli bir etkinlik

Yabancı dil öğrenmek üzerine: DuoLingo deneyimimim

kızımın çizgileri Ülkemizin kanayan yaralarından birisidir sanırım, yabancı dil öğrenmek. Onlarca kurs, yüzlerce kitap, saatlerce ders ve sonuç: anlayan (en azından anladığını düşünen) ve konuşamayan kişiler... Bir yerlerde bir sorun olduğu kesin, ama nerede? Farklı zamanlarda, 3 kez Fransızca kursuna gittim. İlk seferin ardından, aslında bir temel bilgim olmasına karşın, her seferinde en baştan başladım, hiç bilmiyormuşum gibi. Ne yazık ki kurslarda öğrendiklerim kalıcı olamadı. Şimdilerde, 70 gündür, her sabah DuoLingo ile çalışıyorum. Ücretsiz ve arada çıkan reklamlarla devam eden sürümünü kullanıyorum. Eminim farklı online dil kursları da vardır. Online platformda, kurslarda olmayan ne var diye düşününce bir kaç şey tespit ettim. Belki sizlerin de işine yarar diye paylaşıyorum: Yabancı dil öğrenmek, sürekli ve kesintisiz tekrar gerektiren bir süreç. Kurslar, sadece haftanın belli günleri, bir kaç saat için ve çoğunlukla, günün en yorgun olunan akşamlarında oluyor.  Fi

Yarının Türkiyesine Seyahat / Ahmet Emin Yalman

Ahmet Emin Yalman , cumhuriyetin tanıklığını yapmış gazetecilerden. İmparatorluk zamanında, 1888'de, Selanik'te doğmuş ve 1972 yılında İstanbul'da vefat etmiş. Bu uzun ömrüne iki dünya savaşı, iki askeri darbe sığmış.  Yarının Türkiyesine Seyahat, ilk basımı 1944 yılında Vatan Matbaası tarafından yapılan ve Köy Enstitüleri deneyimini anlatan bir inceleme / tanıklık kitabı. Benim okuduğum bu eserin Cem Yayınevi tarafından 1990 yılında yapılan yeni baskısı. Yayınevi bu yeni baskıda 1944 yılındaki metnin yanı sıra Köy Enstitüleri neden kuruldu başlıklı bir inceleme ve ilk metinde adı geçen enstitü öğrenci ve yöneticilerinin 1990 yılındaki durumlarını eklemiş. Bunları eklemekle eseri güncelleştirmiş bir yerde. Ancak, yeni baskıya bu eklemelerin yapıldığına dair bir önsöz konulmamış. İçindekiler dizini de kitabın sonunda. Kitap, Ahmet Emin Yalman'ın önsözü ile başlıyor. Keşke yayınevi ayrı bir önsöz ile eseri takdim etseydi. Köy Enstitüleri deneyimi, genç cumhuriy

"İhtilalin Süvarisi", Nesrin Turhan

Kitap , yakın tarihimizi yalnızca ders kitaplarından öğrenen benim gibileri için bulumaz bir kaynak. 1960 yılını, 27 Mayıs'ta yapılan ihtilal ve ardından gelen idamlardan ibaret sanırdım. Bir solukta okuduğum roman, yer yer mahkeme tutanaklarına yer yer anılara dayanılarak yazılmış. Nesrin Turhan zor işini başarıyla bitirmiş. Albay Talat Aydemir'in mahkemede yaptığı son konuşmanın günümüz için de geçerli görünmesi, romanın en düşündürücü yanıydı. Binbaşı Fethi Gürcan'ın karizması ve "görev adamı" özellikleri oldukça etkileyiciydi. Roman ile ilgili çok daha fazla yorum yapmak isterdim. Ancak bu yorumları yapabilmem için o dönemi tüm yönleri ile öğrenmem gerektiğini düşünüyorum. Ülkemizin içinde bulunduğu durumu anlayabilmemiz için geçmişini, özellikle yakın geçmişini, iyi öğrenmemiz gerekiyor. Nesrin Turhan'a ve kitabın yazılmasında emeği geçen herkese teşekkürler...

Sayısal radyo - Norveç FM yayınlarını sonlandıran ilk ülke olacak mı?

Blog sayfamda sayısal radyo yayınlarıyla ilgili yazdığım yazılar var. Bunlara bir yenisini eklemenin yeri geldi. Yazıya karar vermemin nedeni, Avrupa Yayın Birliği (European Broadcasting Union: EBU) teknoloji dergisi Tech-i'in Aralık 2013 sayısının başlığı "end in sight for FM?" Dergide FM yayınlarını kapatmayı planlayan Norveç'teki durumu irdeleyen bir yazı var.  Norveç, FM radyo yayınlarını 2017 yılında sonlandırmayı hedefleyen ve bunu açıklayan ilk ülke . Ülkede sayısal radyo yayınları ile FM analog radyo yayınları eş anlı olarak yapılıyor. Sayısal radyonun tanıtılması ve desteklenmesi için kamu yayıncısı NRK ile Norveç'in en büyük özel radyo yayıncısı P4 ortaklığında Digital Radio Norway (DRN) adlı bir yapı kurulmuş . Bu kamu - özel birlikteliği sayısal radyonun yaygınlaştırılması için önemli bir sinerji yaratmış. 2013 sonu itibariyle Norveç'in %90'ını kapsayan iki adet DAB+ multipleksi bulunuyor. Norveç kamu yayıncısının yükümlülüğü ise 2014 son

Genç Kızlar Labirentinin Esrarı / Eduardo Mendoza

Facebook, Trends ve Twitter hesaplarımdan #hergünebirkitap etiketiyle paylaşım yapmaya başlayalı okuyacağın kitapları nasıl seçiyorsun diye soranlar oluyor. İşin doğrusu özel bir yöntemim yok. Tanıtım yazıları, dergilerdeki söyleşiler yol gösterici olsa da nokta atışı öneriler, tanıdıkların tavsiyelerinden çıkıyor.  Bu kısa ve belki de gereksiz girişin ardından gelelim Eduardo Mendoza'dan okuduğum ilk eser olan Genç Kızlar Labirentinin Esrarı romanına. Öncelikle bu romanı okumama vesile olan sevgili kızıma teşekkür ediyorum. Onun isteği ile sahafta bulup satın aldım Mendoza'nın 1990 yılında Remzi Kitabevi'nden çıkan romanını. Fransızca'dan Hüseyün Boysan çevirmiş dilimize. Neden orijinal dilinden çevrilmemiş anlamadım.  Roman, İspanya yakın tarihini kısaca özetleyen bir önsöz ile yayınlansaydı çok iyi olurdu diye düşündüm okuduktan sonra. Franco kimdir, 1936 - 1939 arasında yaşanılan İspanya İç Savaşı neden çıktı, kim kiminle savaştı gibi temel bilgileri bilmeden de oku

Ruh Üşümesi / Adalet Ağaoğlu

Üç cilt halinde yayınladığı anılarını okuyup, yazdıklarının hiç birini okumamış olmam garip bir durumdu. Geç de olsa Ağaoğlu'nun romanlarından bir tanesini okudum. İlk baskısı 1991 yılında İletişim Yayınları'ndan çıkmış. Benim okuduğum Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan, Nisan 2007 tarihli 11. baskısıydı. 119 sayfalık roman, yazar tarafından "Oda Romanı" olarak tanımlanmış. Öğlen yemeğini kalabalık bir lokantada yemeğe niyetli, birbirini tanımayan, kalabalık yüzünden aynı masayı paylaşmak durumunda kalan kadın ile erkeğin hikayesi Ruh Üşümesi. Bir iki saat içinde yaşanıyor her şey. Elbette kahramanların hayal dünyalarının zamanını hesaba katmazsak. Farklı bir teknik denemiş Ağaoğlu bu romanı kaleme almaya karar verdiğinde. Okuması, klasik roman akışına alışmışlar için biraz zorlayıcı. İşin doğrusu bu romanı ilk yayınlandığında edinmiş ama bir türlü ilerleyemeyip bırakmıştım. Okuyucusundan dikkat isteyen romanlardan. Romanın bölümlerine klasik müzik eserleri