Ana içeriğe atla

ACupOfCaffein.blogspot.com henüz ziyaret etmediyseniz büyük kayıp

2008 yılının başlarıydı. Prag gezisi öncesi, blog sayfalarında Prag yazıları arıyordum. ACupOfCaffein ile ilk karşılaşmama Prag vesile olmuştu. Köprüler kentinin en meşhur köprüsü hakkında, son derece etkileyici bir yazıya rastlamıştım. Hep yaptığım gibi, hemen blogun sahibine bir e-ileti gönderdim. Gelen yanıt, o günden beri süren bir tanışıklığın başlangıcıydı. 

ACupOfCaffein'in yazarı/sahibi Arzu Hanım'ı tanımam. Kendisini görmeyi bırakın sesini duymuşluğum bile yoktur. Hakkında bildiklerim, adı, İstanbul'da yaşadığı ve bir blogu olduğundan ibarettir. Zaten fazla bilgiye de ihtiyacım yok, yazdıklarından ve çektiği fotograflardan etkilenmek için. 2005 yılından bu yana var olan ACupOfCaffein, özellikle İstanbul, çiçek, makro ve doğa fotografları meraklıları için arayıp da bulunamayacak hazine niteliğinde. Zaman zaman bloguna gönderdiğim yorumlardan öğrendiğime göre fotograf eğitimi almamış. Bu durum, fotograf da bir sanattır ve eğitim sadece teknik öğretmesi bakımından işe yarar, yararsa tezimi doğruluyor. 

Blogun yeni düzeninde söyleşi yapmak istediğim ilk isimlerden birisiydi Arzu Hanım. Söyleşide kullandığım fotograflar Arzu Hanım'ın çektiklerinin çok küçük bir bölümü. Benim en sevdiklerim diyebilirim. Aslında, çok sevdiğim daha bir çok kare var. Ancak yazıya eklenebilecek fotografın da bir sınırı var. 

Lafı gene çok uzattım, buyurun Arzu Hanım söyleşisine:

1. Blog yazmaya aşağı yukarı aynı zamanlarda başlamışız. Sizin de 10 yıl olmuş, dile kolay. İlk dönem gönderilerinize baktığımda yazı çok, fotograf ise onu süslemek için kullanılıyor. İlk yazılarınızda fotograflar, fotograf eğitimlerinde söylenen bir ifadeyle "anı fotografı" niteliğinde. Kompozisyon, ışık, ilerleyen yıllarda çok değişiyor ve bence artık kendinize ait bir fotograf dilini geliştirmiş durumdasınız. 
Bu uzun tespitten sonra geleyim soruya; ilk zamanlardaki gibi yazmıyorsunuz artık. Bol fotograf, ama az yazı. Bu değişikliğin nedeni;
  • yaz yaz bir şey değişmiyor. Ben de yoruldum artık
  • fotografla anlatmak yetiyor, zaten kimse okumuyor
  • vaktim azaldı anca buna yetişebiliyorum


Bu değişikliğin nedeni  sıraladığınız 3 şıktan da bir parçanın olması! Ama asıl nedeni araştırma ve paylaşma heyecanımda  duraksama dönemine girmiş olmam diyebilirim…  Blog ve yazma maceram bir arkadaşımın hadi sana blog açalım demesiyle 2005 yılında başladı ve “acupofcaffein” hayata geçti. Amacım okuyucularımın bir fincan kahve veya çay içerken yazılarımı okumaları ve kafeinin verdiği enerji gibi yazılarımdan da aynı heyecan ve  keyfi almalarıydı. 

İlk yıllarda acupofcaffeine ,gezi, yemek  gibi teması olan bir blog değildi. O dönemde, günlük olarak öğrendiğim bilgileri hemen yazmaya çalışıyordum. Çok meraklı bir insan olunca gün içinde cevabını araştıracağım birçok soru karşıma çıkıyor örneğin:  karıncalar  ne kadar uyur, dünyanın en derin yeri kaç metre, yunuslar ağlar mı?, bir kişi ortalama yılda ne kadar çöp çıkarır, ilk sandalet nasıl üretildi, bulutların üstünden yağmur nasıl gözükür vb. 

Sorularımın cevabını bulunca da unutmamak adına gün içinde hemen dostlarımla paylaşıyorum, blogum olunca da orada yazmaya başlayarak, okuyucularla paylaşmaya başladım.  Bilgilerin düz yazı formatında olması bana yeterli gelmiyor, görsel olarak da bilgiyi görmem gerekiyor o yüzdende fotoğraflarla yazılarımı şekillendirmek hoşuma gidiyor.

Yıllar içinde Acupofcaffeine sayesinde çok arkadaşım oldu. Birbirimize yazdığımız yorumlar bana keyif vermeye başladı. Böylece blogum biraz daha şekillendi. İlk yıllarda fotoğraflarda, yazılarda bana ait değillerdi. Oradan buradan derlediğim yazılar veya fotoğraflarlar vardı. Bloguma yapılan yorumların verdiği coşkuyla  daha sonraları  kendi yazılarımı ve fotoğraflarımı paylaşmaya başladım. Seyahat etmesini sevdiğim ve yaşadığım şehri her noktasına kadar bilmeyi isteyen birisi olduğum için acupofcaffeine'nin teması gezi ağırlıklı odu. Hoş bana göre hala kişisel günlük (her ne kadar haftalık veya aylık olarak yazılsa da).

Yurtdışı seyahatlerim olunca araştırmalarım neredeyse 1 yıl öncesinden, Yurt içi seyahatlerim içinde  2-3 ay öncesinden başlıyor,  hal böyle olunca da deli gibi bilgi birikimi oluyor bunları yazmak ve kişilerin benim deneyimlerimden faydalanması ve memnun kalmaları hoşuma gidiyor. Çünkü bende bilgiye başkalarının yorumlarından ulaşıyorum. Aslında fotoğrafa bakınca ve yazıyı okuyunca hemen hemen her ikisi de birbirini bütünlüyor. Fotoğrafta neyi göstermek istiyorsam yazıda da onu yazıyorum. 
Sanırım fotoğraf kalitesi artınca, gidilen mekanların çeşitliliği azalınca yazı yazma olayımda duraklamaya girdi. Oysa konuşmayı sevdiğim kadar yazmasını da seviyorum. :)

Özetlemem gerekirse, gittiğim yerleri bir sonraki gidişimde aynen görmek istiyorum ama ne yazık ki o yer popüler olunca hiçbir özelliği kalmıyor. Örneğin Palamutbükü hakkında yazdığım yazı o kadar çok tıklanıyor ki ben bile inanamıyorum.  Zaten bu yıl gittiğimde ne duruma geldiğini gördüm. O yüzden gittiğim yerlerin reklamını yapmamak ve daha fazla zarar görmelerini istememek adına da yazmamaya başladım diyebilirim.  Bir başka nedende  her şey fotoğraflarım yüzünden onlar kendi başlarına çok şey anlatmaya başlayınca bana da susmak kaldı… 



2. Geçenlerde bir şey farkettim, yıllara göre yazı sayım değişkenlik gösteriyor. Aynı durum sizin blog için de geçerli. Sizce bunun bir nedeni var mı? Tamamen tesadüf mü?

Bu sorunun cevabı için hemen bloguma ve yıllara bir bakayım….! Hmmmm… evet çiftli yıllarda daha çok gezmişim…  2012 hariç…. O yılın ikinci yarısında günde neredeyse 21 saat çalışıyordum. Uyku, yemek ve gezmek gibi benim için elzem olan şeylere vakit ayıramıyordum. O nedenle 2012 yılında hiç blogumla ilgilenmemişim.

Yazı sayısı tamamen vakit ve gezme olayı ile ilgili… Ne kadar çok gezersem o kadar fazla paylaşım yapıyorum.

İstanbul ve yakın civarlarındaki her yeri hemen hemen gördüğümüz için tekrar tekrar aynı yerlere gitmek istemiyoruz. Zira ulaşım çok büyük bir problem olmaya başladı. Trafikte harcadığımız zaman artınca isteksizlik boyutumuz da artmaya başladı.   





Yukarıdaki çay fotografı beni benden götürür her gördüğümde. O martının kanatlarının açıklığı, kare içerisindeki yeri, çayın içerisinden görünen güneş, denizin üzerindeki "yol"...

3. Blogunuzda özellikle İstanbul'un az bilinen yerlerine ait bir çok paylaşım var. Çok başarılı fotograflar ile süslü bu paylaşımlar, anlayan için, altın niteliğinde. Ancak bir sorun var bana kalırsa. Bu yazdıklarınız, ne acıdır ki, bizden başkası tarafından anlaşılamıyor. İngilizce bildiğinizi varsayarak soruyorum, Pariste.NET'in İstanbul'a uyarlanmış halini, bu kez İngilizce yazsanız ve Ahmet Bey'e de önerdiğim gibi bu bilgileri basit bir uygulamada birleştirip cep telefonlarından erişilebilir hale getirseniz. Diyelim ben İstanbul'a gelen bir turistim, sizin uygulamanızı indirdiğimde Here +'taki gibi etrafımda neler var, oralara ilişkin bilgileri okuyabilse çok ilgi çekici olur diye düşünüyorum. İstanbul Guide gibi bir şey yani aslında önerdiğim. 

Aslında benimde birkaç aydır böyle bir düşüncem var. Hatta yeni blogumun ismini buldum bile…:) orada hem Türkçe hem de İngilizce yazmak istiyorum. Söylediğiniz uygulamalara bakacağım. İstanbul net, İstanbul rehber gibi bir çok site var ama hepsinde aynı şeyler yazılı, aynı yerlere verilen puanlar. Aslında reklamı hiç yapılmayan ve ismi duyulmayan kenarda köşede kalmış çok mekan var. Onlarında tanınması iyi olur…. 

Bir de İstanbul sadece boğaz, taksim ve Eminönü'nden ibaret değil. :) Görülmesi ve yaşanması gereken çok mekan var…

Yukarıdaki kare de diğer favorim. Ters ışık, Arzu Hanım'ın sıklıkla kullandığı, sevdiği bir fotograflama tekniği. Pozlamayı ışığın yoğun geldiği bölgeye göre ayarlayınca, öndeki objeler siluete dönüşüyor. Bu fotografın çerçevesi biraz daha değişik olabilirdi belki ancak gene de çok beğenirim.

Aşağıdaki fotograf, ise kompozisyon derslerinde örnek olarak gösterilebilecek kadar başarılı. Arzu Hanım'ın şansına, gökyüzü de işini kolaylaştırmış.


4. Sayfanızda hiç reklam yok. Bu bilinçli bir tercih sanırım. Siz ticari amaç için sayfanızı kullanmazken sizin fotograflarınızı izinsiz kullananlar olmuştu. Bir dönem o güzelim fotografların üzerine sayfanın adresini bindirmek durumunda hissetmiştiniz. Neyse sonra vazgeçtiniz sanırım. Bu konu ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Sayfamda reklam olmaması tamamen bilinçli bir tercih. Sayfamı okuyan kişilerin görsel rahatlığını düşündüm. Her yerde bir reklam olayı var. Sürekli bir şekilde gözümüzü alan ve bizi tıklamak zorunda bırakan.  Oysa acupofcaffeine’i okuyan kişilerin böyle bir rahatsızlık duymalarını istemiyorum. Sayfamı okurken veya fotoğraflara bakarken bir fincan kahve keyfinde tat almalarını ve birkaç dakikalarını sadece yoğunlaştıkları o anda yaşamalarını istiyorum. 

Bir okurdan çok çirkin yorumlar geldi fotoğraflarım ve üzerlerinde sayfa adresim hakkında. Sanıyorum fotoğraflarımı izinsiz kullanan kişilerden birisiydi… 

Benim karşı olduğum şey izinsiz kullanım. Yoksa internette yayınlamazdım.  Milliyet gazetesinden bir yazar Ayvalıkta çektiğim manastır fotoğrafımı ismimi vererek paylaşmak istemişti ve bunun için benden izin istediği andaki mutluluğumu ve keyfimi anlatamam. Ne yazık ki birçok tur firması fotoğraflarımı izinsiz kullanıyor, instagram da fotoğraflarım paylaşılıyor vs.  Aslında ismimi yine fotoğraflarımın üzerine yazmak istiyorum ama bunun için zamanım yok. Fotoğraflarımı derlemek ve onları yayına hazır hale getirmek başlı başlına bir iş. Birde ayrı bir programa girip isim eklemek extra bir zaman …
Hayat ve bilgi paylaştıkça güzel. O nedenle paylaşıyorum … Keşke izinsiz kullanıcılarım da benim emeğime saygı duyarak aynı düşüncede olsa. Ama ne yazık ki ne yaşadığım toplumu ne de insanları değiştirebilirim.  


ve elbette Ayhan Sicimoğlu. Biz de hastasıyız efendim :) İstanbul'da yaşamanın, belki tek güzelliği. Bir çok ünlü ile karşılaşma, ortam paylaşma olanağı. Ben gene de almayayım. İstanbul'un benim için en güzel yanı Ankara'ya dönüşü :)

Çok teşekkürler Arzu Hanım. 
İyi ki varsınız.
İyi ki yazıyorsunuz....

Yorumlar

Son haftanın en çok okunan 10 yazısı

Yaylapınar (Sinekçiler) Köyü Nazilli tatili

Yazılacaklar birikti, bu gidişler birikmeye devam edecek. Üst üste gelince seyahatler, okunanlar, teknik gelişmeler böyle oluyor. Yavaş düzgündür, düzgün ise hızlı deyip başlayayım bir yerinden.  Geçtiğimiz haftanın 6 gecesini, Aydın'ın Nazilli ilçesinin, eski adıyla Sinekçiler, Yaylapınar köyünde geçirdik. Ne ben, ne de eşim Nazilli'li. Oralarda yaşayan akrabamız da yok. Peki nasıl oldu da bir köyde kaldık 6 gece. Pınar Kaftancıoğlu sayesinde. Kendisini büyük şehirlerde, özellikle İstanbul'da, yaşayan çocuk sahipleri tanıyacaktır. Ayşe Arman'ın söyleşisinden sonra tanıyanlar ve alış veriş yapanların sayısında ciddi artış olmuş. Siz tanımayanlardansanız İpek Hanım'ın Çiftliği'nin web sayfasına bakmanızı ve yazının geri kalanını sonra okumanızı öneririm.  Kaftancıoğlu, bana kalırsa ülkemiz için uygulanabilir bir kalkınma modeli oluşturmuş. Ülkemiz, her ne kadar son dönemlerde ihmal edilmiş olsa bile, bir tarım ülkesi. Tarıma elverişli topraklara

Kocadağ At Çiftliği Kocadağ Köyü / Havran

Deniz, kum, güneş tatilinden sıkıldıysanız ve Edremit körfezi civarındaysanız size süper bir alternatif: At binmek. Edremit'ten Balıkesir'e giden yol üzerindeki şirin ilçe Havran'ın Kocadağ köyünde bu mekan. Henüz dört yaşında olan iki(z) kızlarımız çok keyif aldılar at binmekten. Altınızda sizden epey güçlü b ir hayvan varken dengede durmaya çalışmak, yorucu bir o kadar da keyifli bir uğraş. Eğer hayatınızda at binmeyi hiç denemediyseniz, emin olun deneyince siz de kabul edeceksiniz, çok şey kaçırmışsınız demektir.    Kocadağ At Çitfliği'nde at binmenin yanı sıra lezzetli mutfağını da deneyebilirsiniz. Mantı, haşlama içli köfte, ızgara köfte ve elbette demleme çay. Fiyatlar derseniz bu konuda ucuz / pahalı yorumu yapmak istemiyorum. Bunun yerine bir kaç seçtiğim ürünün fiyat bilgisini paylaşacağım. Ancak, öncelikle sipariş edeceğiniz yiyeceklerin hepsinin büyük bir özenle hazırlanıp, aynı özenle servis edildiğini belirteyim. Biz mantı, içli köfte, ızgara hellim ve

Harikalar Diyarı, Eryaman, Sincan / Ankara

Zamanında bataklık benzeri bir yer olan arazi, büyük bir gölet etrafında düzenlenen park haline getirilmiş. Harikalar Diyarı adlı park, fotografta gördüğünüz Masal Adası ile ünlü. Şirinlerden, atıl kurta, pamuk prenses ve 7 cücelerden, keloğlana bir çok masal-çizgi film karakterinin heykelleri ile dolu bir ada. Adanın sembolü ise devasa Guliver heykeli. Park içerisinde keyifli saatler geçirebileceğiniz kafeler var. Semaver, gözleme keyfinin bedeli, Ankara'nın diğer mekanlarına kıyasla daha ucuz. Çocukları eğlendirmek için kaydıraklar, salıncakların yanısıra uzun sayılabilecek güzergaha sahip minik tren seferleri de var. Alışveriş merkezlerinin kısacık turları 4 TL / kişi iken, 10 dakika kadar süren mini tren turu Harikalar Diyarı parkında 3 TL / kişi. Bebekler bu turdan keyif almaz sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bizim 14 aylık yumurcaklar inmek istemiyordu...Ankara merkezinden Sincan'a giderken Eryaman sapağından sonra yolun sağ tarafında göreceğiniz büyük parkın birden çok giriş

Sokakbaşı Meyhane, nam-ı diğer Hüseyin'in Meyhanesi

Uzunca bir süredir izlediğim tek televizyon yayını Behzat Ç.'nin Hüseyin'in Meyhanesi mekanı olarak kullandığı Sokakbaşı Meyhanesi'ne sonununda gittim. Hatta yanda gördüğünüz üzere Behzat'ın masasında fotografım da var. Mekan, aslında Behzat Ç. öncesinde de bölgede bilinen sevilen yerlerdendi. Esat dörtyolda, köşebaşında yer alan burayı Behzat Ç.'de mekan olarak kullanmak, muhtemelen Erdal Beşikçioğlu'nun zamanında Sokakbaşı'nın çaprazında bir yer işletmesinden kaynaklanıyordur.  Sokakbaşı'na diziden aşinayız. Havalar iyi olduğunda açık havada büyükçe bir yerleri var. İçerisi de küçük sayılmaz. Mezeler lezzetli, fiyatlar pek ucuz sayılmaz. Dizinin etkisi fiyatlara yansımış görünüyor. Behzat'ın masası rezervasyonlu oluyormuş genelde. Yurt içi ve hatta dışından rezervasyon yapılıyormuş. Mekanın garsonları, kim bölümlerde rol almış. Duvarlarda gazete küpürleri ve diziden görüntülerin yer aldığı fotograflar var.  Yakında final yapacak olan Behzat

Pazr günü eğlencesi: Eymir gölü etrafında bisiklet sürmek

Sadece ODTÜ öğrenci ve çalışanlarının bir de göl kartı sahiplerinin girebildiği düşünülür Eymir gölüne. Oysa, eskiden olduğu gibi bugün de arabasız girdiğiniz sürece, kimse kimlik sormaz kapısında. Birisi TRT'nin Oran yerleşkesinin yanından inen yolun sonunda, diğeri Gölbaşı'ndaki TEİAŞ tesislerini geçince olmak üzere iki kapısı bulunur bu küçük göl ve çevresinin. ODTÜ arazisidir ve içerisinde piknik yapmak yasaktır. Son düzenlemeler sonrası üniversite arazisi olduğu için içeride alkol satışı yasaklanmıştır. Yakın zamanda üniversite yönetiminin aldığı bir karar ile Eymir gölü çevresine haftasonları araç girişi tamamen yasaklandı. Her iki kapının yakınında, ODTÜ'de görev yapan güvenliklerin kontrol ettiği park alanları oluşturuldu. Ücretsiz olan bu alanlara aracınızı bırakıp yürüyerek göl çevresine girebiliyorsunuz. İçeride her 10 - 15 dakikada bir hareket eden ring servisleri bekliyor. Lokantaların olduğu yerlerde durakları var. Dönüş için de aynı araçları kullanabili

Ankara'da bebek alışverişi yapılacak en uygun mağaza: Özelcan Bebe

Bebekler olduktan sonra fark ettiğimiz büyük bir sektör: bebek/çocuk ürünleri. Emzik, biberon, body, bez, mama diye başlayan alışverişimiz giderek daha pahalı ürünlerle devam ediyor. Mama sandalyesi, bebek arabası tek kalemde epey para harcayacağınız ürünler. Bizim gibi ikiziniz varsa bu ürünlerden ikişer tane almak durumunda kalıyorsunuz.  Ankara'da bebek/çocuk ürünleri almak için farklı seçenekleriniz var. Zincir mağazalardan almak isterseniz pazarlık etme olanağınız olmuyor. Çoğu alışveriş merkezlerinde yer alan bu mağazalarda şık düzenlenmiş vitrin maliyeti, yüksek dükkan kiraları aldığınız ürünlerin fiyatlarına yansıyor. Aynı ürünleri Özelcan Bebe mağazasından aldığınızda ise piyasada verilen en düşük fiyatın da altında alabiliyorsunuz. Özelcan' ın bu uygun fiyat politikasının sanırım bir kaç sebebi var. Birincisi, sattığı ürünlerin çoğunun toptan dağıtımını da yapıyor. Toptancısından alıp üzerine kar koyup satanlara göre avantajlı. İkinci sebep ise dükkanlarının lüks alı

Saklıbahçe / Ankara

Söğütözü'nde alışveriş merkezi ve diğer binalar henüz yapılmamışken varolan piknik alanını hatırlayanlar için, Saklıbahçe'nin yerini tahmin etmek kolay. Günümüzde Armada adlı alışveriş merkezinin yakınında, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Merkezi Binası'nın ise arkasında yer alan bahçe içerisinde.  Girişini bulmak biraz zahmetli olabilir, tarif etmeye çalışayım. Armada'nın kapalı otopark girişini sağınıza aldığınızda, Armada 2'ye doğru devam etmeniz gerekiyor. Yönünüz Kızılay'a doğru olacak şekilde, sağınızda Armada, solunuzda başka bir AVM/İş Merkezi yolun sonuna kadar ilerliyorsunuz. Yol bittiğinde sola, AŞTİ'ye doğru küçük bir sokak gider. O sokağa gireceksiniz. Artık sağınızda tel örgü, solunuzda ise gene iş merkezi var. Bir süre ilerledikten sonra Fevzi Hoca Balıkçısı ve Hacı Abdullah Lokantası'nın tabelasını göreceksiniz sol tarafınızda. Güvenlik kulübesine lokantaya/Saklıbahçe'ye geldiğinizi söylediğinizde geçmenize izin veriliyor. 

Yağsız bir kek tarifi daha: Antep fıstığı ezmeli kek

  Evde kapağı açılmış ve bir hafta içerisinde tüketilmesi gereken küçük bir kavanoz antep fıstığı  ezmesi bulunca, sabah sabah kek yapmak şart oldu. Hemen malzemeleri sayayım: Malzemeler 3 yumurta, 2 bardak tam buğday unu, 1 bardak şeker, 1 küçük kavanoz (180 gr) antep fıstığı ezmesi ( Hepota diye bir markanın var piyasada), 1 bardak süt, 1 paket kabartma tozu Yapılışı Bu kek işini çözdüm sanırım. Artık tarife bakmadan kafadan yapabiliyorum. İkinci denememde bir kez daha tutturdum kıvamını :) Efendim kek yapımında ilk aşama yumurtalar ile şekerin çırpılması. Yumurtaların şeker ile karıştığında nasıl beyaza yakın renk aldığı her seferinde şaşırtıyor beni. Gerçi henüz iki kez yaptım, ikisinde de şaşırdım. Ardından antep fıstığı ezmesi, süt, un ve kabartma tozunu karışıma ekiyor ve karıştırmaya devam ediyoruz. Mikserin sadece ilk aşamada kullanıldığını söyledi eşim, ancak ben her aşamada kullandım ve bir sorun olmadı. Neyse, bu karıştırma işi bittiğinde sıvık kek hamurumuz elde

Nostalji Kafe, Malatya

Malatya merkezinde, yöresel yemekler yiyebileceğiniz tarihi bir yer arıyorsanız Nostalji tam size göre. Vilayet yanındaki sokaktan içeriye girince Yeşil Sinemanın tam karşısında Bulgurcuzade Mehmet Efendiye ait tarihi konağı restore etmiş torunları Bülent ve Murat Gümüş kardeşler. İçerisi otantik döşenmiş. Ankara'da yaşayanlar için Zengen Paşa Konağı'nı anrıdıyor içerisi. Yemeklerden analı kızlı köfteyi öneririz. Nostalji'nin web sayfası : www.nostaljimalatya.com.tr Nostalji Tarihi Malatya Evi Mücelli Cad. Vilayet Yanı Yeşil Sinema Karşısı MALATYA (0 422) 323 42 09 - (0 422) 323 41 93 nostalji444@hotmail.com

İpek Hanım çiftliği / Ocaklı köyü / Nazilli / Aydın

Mayıs ayı içerisinde Pınar Kaftancıoğlu'nun Aydın'ın Nazilli ilçesinin Ocaklı köyündeki çiftliğine yaptığımız ziyaret ile ilgili yazdığım yazı beklemediğim kadar çok okundu. Haftalık sipariş listesine eklenen küçük bir bağlantı sayesinde oldu bu trafik elbette. Madem bu kadar okundu, demek ki çiftlik merak ediliyor düşüncesiyle çiftlikte çektiğim fotograflardan bir kaçını daha sayfama ekleyeyim istedim. Kedilerin, köpeklerin, ördek ve tavukların ve daha bir çok canlının huzur içinde bir arada yaşadığı avlusunda Ali ve Maşude'nin oynadığı, fırından mis gibi ekmek kokularının geldiği İpek Hanım Çiftliği...   İnekler, çiftliğe yakın bir yerdeler. Çocuklara sütün nereden geldiğini, ineğin yavrusunun kim olduğunu resimler dışında da gösterebildik sonunda. Bu arada ben de bir sürü şey öğrendim.     Çeşit çeşit meyva ağaçları çitfliğin bahçesinde. Biz oradayken gelip geçen eksik olmadı. Tatile giderken yol üzeri yapanlar, sipariş verdikleri yeri görmek için uğrayanlar.