Ana içeriğe atla

yeni dönem ilk pazar yazısı: Pariste.NET / Ahmet ÖRE söyleşisi

Blogda yeni dönem ve ilk pazar yazısı, sevgili Ahmet ÖRE ile Pariste.Net'i konuştum. Konuştum pek doğru bir ifade değil aslında, Ahmet Bey'in sesini duymuşluğum bile yok. Elektronik ortam sağolsun, teknik söyleşiler gibi oldu herşey. 4 soru gönderdim, 4 yanıt geldi. Ahmet Bey soruları beğenmiş ben yanıtları. Bakalım sizler ne düşüneceksiniz...


Yazıdaki fotograflar Ahmet Bey'in çektikleri. Profesyonel bir elden çıkmışa benziyor. Yeni dönem, bloga ve ülkeye huzur getirir umarım. Bloga yönelik temenninin gerçekleşeceğine olan inancım, ülke için dileğimden daha gerçekçi olsa bile ne demişler: Umut fakirin ekmeği....
Bir sonraki yazıya kadar enseleri karartmayalım!...

1. Kısaca Pariste.Net'i tanıtmanızı istesem.

Paris’e ilk yerleştiğim zaman, hatta yerleşmeden önce araştırma yaparken Paris hakkında elle tutulur bir Türkçe kaynak bulamamanın sıkıntısını çok çektim. O zamanlar Fransızca da bilmediğim için hep İngilizce kaynaklardan şehri tanımaya çalıştım ve daha sonra Paris’e yerleşince yazılı kaynakların peşini bırakıp şehri kendim keşfetmeye başladım. İstanbul’daki hayatımda nasıl şehrin altını üstünü didik didik eden biriysem, Paris’te de aynı şeyi yaptım ve zaman içinde müthiş bir bilgi birikimim ve fotoğraf arşivim oldu. Bir süre sonra da, Paris’te yaşayan bir İstanbullu olarak bu birikimimi ihtiyacı olanlarla ya da Paris’i sevenlerle paylaşmaya karar verdim.

Kısaca Pariste.Net tatil, okul, dil eğitimi, iş gezisi gibi herhangi bir nedenle Paris’e gitmeyi düşünenler ya da Paris’i sevip şehri yakından tanımak isteyenler için hazırlanan, Paris’in Eyfel Kulesi’nden, Champs-Elysées’den, Notre Dame’dan ibaret bir yer olmadığını göstermeye çalışan, zengin içerikli bir Paris Rehberi blog’u. Bu blog’ta Paris'in vazgeçilmez ve popüler ziyaret noktaları kadar, pek bilinmeyen gizli saklı köşelerini, ulaşım konusunda detaylı bilgileri, yeme içme konusunda mekan seçeneklerini, günlük yaşam pratiklerine ilişkin ipuçlarını “arkadaş tavsiyesi” tadında samimi bir dille paylaşmaya çalışıyorum.
Klasik Paris, Alternatif Paris, Saraylar-Müzeler, Parklar-Bahçeler, Pratik Bilgiler, Ulaşım, Yeme-İçme gibi çok çeşitli konu başlıklarında yayınlanan yazılar ne ansiklopedik bilgilere boğarak okuyucuyu sıkıyor, ne de rehber kitapçıklardaki klişe bilgiler gibi konular geçiştiriliyor. Sanki yanınızda sevdiğiniz bir arkadaşınız varmış gibi sokak sokak Paris’te dolaşıyorsunuz ve her köşe başında sizi yeni bir sürpriz bekliyor.

Pariste.Net ’te yazarken hiçbir zaman “Paris’i en iyi ben bilirim” iddiam olmadı ama “bildiklerimi sonuna kadar paylaşırım” düşüncesiyle olabildiğince çok kişinin hayatını kolaylaştırmayı ilke edindim. Okuyucuların yazdıkları yorumlar, kendi deneyimlerini ve görüşlerini paylaşmaları ya da ek bilgilerle katkı sağlamaları bu yüzden çok önemli.

Çünkü hayat paylaştıkça güzel.

2. Paris, sadece Türkiye'den değil tüm dünyadan turist çeken müzelerle dolu bir şehir. Kentin kendisi de müze gibi zaten. İstanbul ise tarihilik bakımından Paris'i geçse bile o miras yeterince korunmuyor diye düşünüyorum. Hem İstanbul'da hem Paris'te yaşamış, ikisini kıyaslayabilecek deneyimi olan bir yazar olarak size sorsam neden olmuyor bizde diye.

İstanbul’da doğmuş büyümüş ve hayattaki tek aşkı İstanbul olan biri olarak bu sorunuz içimi nasıl sızlattı bilemezsiniz. Şimdi dönüp bakıyorum da çocukluk dönemimin sonları ve ilk gençlik yıllarım, İstanbul’un en güzel zamanlarının son kalıntılarına denk gelmiş. Muhteşem bir cihan imparatorluğu başkentinin son kalıntılarına o dönemde tanıklık ettim. Zaten aşık olduğum da o İstanbul’du. Benim çocukluğumda İstanbul kontrolsüz yoğun göç ve ve plansız yapılaşma ile varolan güzelliklerini hızla kaybetmeye çoktan başlamıştı. Biz kalan güzellikleri sevmeye devam etmeye çalışıyorduk ama nüfusun plansız bir şekilde artması ve hayatın merkezine para ve kâr hırsının konmasıyla bu yozlaşmadan İstanbul da nasibini aldı.

O nüfusu bugün o kadar kısa sürede Paris’e koysanız aynı kaos burada da yaşanır. Zaten Paris de şu an bir ölçüde, benim çocukluğumda İstanbul’da şahit olduğum göç sorununu yaşıyor; bana öyle geliyor ki şimdi de Paris’in saltanatının son dönemine tanıklık ediyorum. Çünkü burada da korkunç ve eğitimsiz bir nesil yetişiyor ve bir-iki kuşak sonra burada da pek çok şey değişecek.

Bunları söylerken insanın için acıyor. Her şehirde iyi insanlar ve kötü insanlar yaşarlar. İyi-kötü derken mutlak iyilikten ya da mutlak kötülükten bahsetmiyorum ama her şehrin iyisi kötüsü vardır. Benim çocukluğumun İstanbul’unda kötü insanlar daha azdı sanki. En azından kimsenin yerlere çöp attığını hatırlamıyorum, korna sesi hatırlamıyorum; otobüs şöförümüzle selamlaşırdık biz, ayaktaki bir yaşlıya yer vermek için sınıf arkadaşlarımla yarışırdık. Doğup büyüdüğüm mahallede selamlaşırdı herkes birbiriyle, güleryüzle karşılardı esnaf müşterisini. Sonra bunların hepsi kayboldu; çoğunluğu başka bir kalabalık ele geçirdi; kendimi doğup büyüdüğüm şehirde azınlık gibi hissetmeye başladım. İçinde nefes almaya çalıştığım çember daraldı, daraldı, daraldı ve sonunda nefes alamaz oldum; o yüzden ömrümün bir bölümünü geçirmek üzere başka bir ülkeye, başka bir şehire yerleşme kararı aldım. Türlü sürprizler sonunda da kendimi Paris’te buldum.

Hayatımda ilk yurt dışı seyahatim 16 yıl önce Amerika’ya olmuştu. İlk şokumu o zaman yaşamıştım. Biz kendimizi güzel şehirlerde yaşıyor zannederken başka kültürlerin kurduğu şehirleri inceledim. Kaldı ki ABD o kadar da beğendiğim bir ülke değildir. Daha sonra Avrupa gezilerine çıkmaya başlayınca neyin ne olduğunu daha iyi anlamaya başladım. Bizdeki en büyük eksik sanata ve estetiğe değer verilmemesiydi yani kısaca kültürel yozlaşma diyebiliriz. Artık her şey rant olarak düşünülüyor. Nasıl söylesem; eskiden gecekonduda yaşayan insanlar fakirdi belki ama derme çatma barakalarının pencerelerinin önünde Vita tenekelerinde çiçekler yetiştirilirdi. Mutlaka küçük bahçelerinde bir çardak bulunurdu. Sonra onların çocukları yasa dışı gecekondularını müteahhite verdiler ve dışı mozaik kaplı beş katlı apartmanlara terfi ettiler. Bir metrekare bahçe bırakmamacasına, arsanın tamamına apartman yapıldı, hatta üst katlardan da cumbalar taştı sokaklara, güneş azaldı, nefes alma payı azaldı. Nefes alamayan insan hırçınlaştı ve gerisi geldi zaten.

Zenginin durumu ise daha bir değişik oldu. Biz orta halli bir mahallede zengin-fakir bir arada yaşarken kimin zengin kimin fakir olduğunu bilmez daha doğrusu bu konuyla ilgilenmezdik. Sonra zenginler kuzey ormanlarının içine doğru virüs gibi yayılan lüks sitelere taşınmaya başladılar. Etrafı gecekondu mahallesi olan, üç metre duvar üzerine bir metre dikenli tellerle çevrili lüks sitelere... Kendileri şirket arabaları ile plazalardaki işlerine giderken eşleri de 4x4’leriyle gittikleri AVM’lerde ömür çürütmeye başladı. Yeni model Türk yaşam biçimi buna evrildi. Yani demem o ki İstanbul’da doğal yaşam örgüsü talan edildi. Son demlerinin son demleri artık bunlar. Çünkü artık tek değer para; ne estetik, ne sanat ne de insan önemli. Bunun sonuçları her alanda olduğu gibi kültür, sanat ve turizm alanlarına da yansıyor elbette.

Umarım ben yanılıyorumdur ve inanın yanılıyor olmayı her şeyden çok isterim.

3. Paris çok yönlü çok yüzlü bir şehir. Sabahın erken saatleri metroları dolduranların, tuvaletleri temizleyenlerin ya da daha doğrudan yazayım düşük ücretli işlerde çalışanların ten rengi Paris'in başka bir yüzünü gösteriyor. Bu yüz hep bize unutturulmaya çalışılan, İstanbul'daki Cezayir sokağının adını Fransız sokağı olarak değiştirecek kadar pervasız bir kibri de saklıyor. Onca filozof, yazar yetiştirmiş 1789 burjuva devrimini yapmış Fransa'nın tarihini ve bugününü sömürgecilik şekillendirmiş. Sizin blogunuzda Paris'in sadece güzellikleri var. Bu bilinçli bir tercih mi?

Öncelikle Fransa ve sömürgecilik üzerinde çok kısaca bir iki şey söylemek istiyorum. Tarih üzerinde imparatorluk kurup da eline kan bulaşmamış devlet yoktur. Bunu onayladığım için değil bir gerçeklik olduğu için söylüyorum. Yoksa akıl alır gibi değil. Fransızlarsa yüzyıllarca sömürdüğü topraklardan ülkelerine yağdırdıkları zenginliği bir yandan sarayda yerken bir yandan da bu varlığı şehirciliğe, kültüre ve sanata yatırmışlar; ortaya da böyle bir sonuç çıkmış. Günümüzde de bu sömürgecilik form değiştirmiş biçimde devam ediyor zaten… Bu soruna insani bir çözüm üretebilecek olan biri var mı, ben bilmiyorum.

Paris’in başka yüzü konusuna gelecek olursak… Ne gariptir ki Paris’te yerleşmeden önce, bu şehirde yaşamayı hiç aklımdan geçirmemiştim. Çünkü o günkü düşünceme göre Paris turist olarak gezilecek ama yaşanmayacak bir şehirdi benim için. Çünkü kalabalık ve pisti :) Ama yerleştikten sonra şehri keşfettikçe çok iyi anladım ki o herkesin sözünü ettiği pislik ya turistik bölgelerde 72 milletten insanın neden olduğu bir pislik ya da göçmen mahallelerinde sosyo-ekonomik durumun bir yansımasıydı. Benim Paris’imde öyle bir yer neredeyse hiç yok.

Yılda üç-dört kez İstanbul’a ailemi ve sevdiklerimi görmeye gidiyorum. Her gidişimde harika bir manzara fotoğrafı çekerken o manzarayı bozan kimi detayların çıkmaması için o kadar çok çaba harcıyorum ki… Ama Paris’te bunun tam tersi oluyor, kadraja şu da girsin bu da girsin derken bir bakmışım neredeyse 360 derecelik fotoğraf çekeceğim. Bilmem anlatabiliyor muyum?

Ayrıca, güzeli gören gözlerin gönlü de güzelleştirdiğine inanırım. Sadece görmek değil, düşünmek bile öyledir. Zihnimizden geçenler, kelime dağarcığımız, bizi biz yapan her şey ruhumuza ışık verir. Örneğin benim kelime dağarcığımda hiç küfür yoktur; bırakın etmeyi, aklımdan bile geçiremem. Temiz tutmak gerektiğini düşünürüm zihnimizi. İşte bu yüzden yaşadığım yerin de güzel ve estetik olması benim için önemli. Buradan zenginlikle ilişkilendirilmiş bir estetik ve çevre düzenlemesi anlaşılmasın lütfen. Şu an yaşadığım yer, sonuçta orta gelirlilerin çoğunlukta olduğu, zengini ve fakiri de içinde barındıran tipik bir yer. Tıpkı çocukken büyüdüğüm mahalle gibi. Kimin zengin kimin farkir olduğunu anlayamıyorsunuz, herkes uyum içinde, temiz temiz, güzel güzel yaşayıp gidiyor.

Benim gezip gördüğüm, hayatımı geçirdiğim Paris “güzel Paris”. Bu yaşımda çocukluğumdaki günlere dönmüş gibi hissediyorum. Bilmiyorum, belki de ben sadece güzellikleri görmek istiyorumdur ama bunun kime ne zararı var? Sonuçta kimseden bir şey saklamıyorum. Elbette ki burası da İstanbul gibi bir dünya metropolü, 72 milletten insan var. Yoğun göç ve eğitimsiz insanların oluşturduğu kalabalık büyük bir sorun. Vahşi kapitalizmin fakirleştirdiği banliyö yaşamları içler acısı evet ama bu her şehrin, daha doğrusu insanlığın ortak sorunu. Paris'in bazı yerleri kalabalık ve pis; doğrudur. Hele ki metrosu; evet kokar, o da doğrudur ama metroyu temizlemek bir suya-sabuna bakar; peki ya 115 yılda örülmüş bu metro hattını yapmak yani böylesine geniş bir ağı örmek?

Son zamanlarda “biraz da pis Paris’i göster” diye yorumlar almaya başladım. “Gösterin lüften” bile değil “göster” diye geliyor mesajlar. Yani bu yorumu yazan kişiler nezaketsiz insanlar. Her türlü görüş ve öneriye açığım ama hayatımda nezaketsizliğe yer yok kesinlikle. Çirkinlik görmek isteyenler de elini taşın altına koysun, kendilerine Paris’in çirkin yüzünü gösterecek bir rota oluştursunlar. Oluştursunlar ama bir insan buna niye ihtiyaç duyar ki?

Neden söyleyeyim mi? Çünkü insan inanamıyor bu kadar güzel bir şehir olabildiğine. Bugüne kadar 300’e yakın yer hakkında bilgi paylaştım Paris’le ilgili olarak, daha kafamda 100-200 yer daha var yazmak istediğim. Bitmiyor; bu şehrin güzellikleri; yazarak da yaşayarak da bitmiyor. Biz Türkiye’de doğal güzelliklerimiz haricinde şehircilik anlamında, özellikle son dönemde taş üstüne taş koyamazken, varolanın da canına okumakta yarışırken, Paris gibi bir şehrin bu kadar güzel olmasını inandırıcı bulmuyorlar kimi insanlar. “Mutlaka çirkin bir yüzü olmalı” diyenler oluyor. Elbette ki var; her şehirde olduğu gibi ama Paris, tıpkı benim çocukluğumdaki İstanbul gibi -bana göre- çok az yeri çirkinleşmiş bir şehir. Üzgünüm ama ben o Paris’le ilgilenmiyorum ve bunun Paris’in çirkin yüzünü saklamak olduğunu da düşünmüyorum. Yine de yazacağım yeni yazılarımdan birini “Çirkin Paris” başlığıyla hazırlamayı düşünüyorum. Tüm bu düşüncelerimi orada daha geniş bir biçimde paylaşacağım ilk fırsatta.

Sonuçta Paris düz bir çayırın ortasından kıvrılarak akan bir nehrin iki yanına kurulmuş, hiçbir doğal güzelliği olmayan “basit” bir şehir olabilecekken, Fransızlar bu şehri ince ince, nakış nakış işleyerek bu hale getirmişler. Getirmekle kalmamış onu korumuşlar. Gerçi, dediğim gibi, son dönemde Paris de hızla bozuluyor ama şu an için güzel kısmı o kadar çok ki, sanıyorum bir 15-20 yıl daha bu güzelliği ile idare edebilir. Sonrasını ben de bilmiyorum… Zaten ömrümün sonuna kadar Paris’te yaşamak gibi bir niyetim yok. Dünyada gezip görecek ve hatta yaşayacak o kadar çok güzel başka yerler de var ki...

4. Bu son soru, sorudan ziyade istek aslında. Geçenlerde Ahmet Ümit radyoda konuşurken, İttihat ve Terakki konulu roman hazırladığını söylüyordu. Ben de o dönemi araştıran birisiyim ve Paris'te de İttihat ve Terakki'nin izlerini aramıştım. Osmanlı İttihat ve Terakki'nin Paris Şubesinin olduğu bina halen ayaktaydı. Rue des Ecoles'teydi sanırım. İsteğim/sorum şöyle: Prag'da butik turlar var: Kafka turu, Sosyalizm turu gibi. Paris'te de 1789 devrimi, Paris Komünü, Edebiyat, Sinema ve tabii ki Jön Türklerin Paris'i turları hazırlasanız mesela ne iyi olurdu . 
Şimdiden teşekkürler.

Paris kültürel ve tarihi değeri bakımından engin bir vaha. İçine bir daldınız mı çıkması biraz güç. Ben de şehri anlatmaya -mecburen- önce Eyfel Kulesi’nden ve Champs-Elysées’den başladım. Sonra yavaş yavaş derinlere inip kıyı köşe dolaşmaya, dolaştığım yerleri okuyucularla ve takipçilerle paylaşmaya başladım. Epey bir yer yazdıktan sonra da tur programı önerileri oluşturmaya başladım. Tabi önce geneli düşünmek zorundasınız; bir haftalık, 3-4 günlük Paris turu rotaları önerdim kendi deneyimlerime göre, sevgililer için romantik rotalar çizdim elimden geldiğince. Zaman içinde, kıyı detay bilgisi, daha da derinleştikçe tarihi rotalar da çizmeye çalışacağım elbette. Örneğin önce çok önemli filmlerin geçtiği Paris rotaları oluşturmak istiyorum, sonra dediğiniz gibi tarih ve edebiyat rotaları oluşturmak. Kişisel olarak tur rehberi olmayı hiç düşünmedim, daha doğrusu öyle bir önceliğim olmadı. Benim tek istediğim şey Pariste.Net’te yazdığım tüm bilgiler Paris’i ziyaret edecek olan insanlara ışık tutsun, başka hiçbir rehbere ihtiyaç duymaksızın insanlar Paris’i avucunun içi gibi biliyormuşçasına gezebilsin.

Yani sözünü ettiğiniz butik tur rotaları da blog’ta yer alacak; vaktim yettiğince hepsini gerçekleşmek için elimden geleni yapacağım. Tabi hepsi zamanla, yavaş yavaş ve sindire sindire.

Keyifli geziler, keyifli keşifler.

Sevgiyle.

Ahmet ORE



Yorumlar

Son haftanın en çok okunan 10 yazısı

IPTV World Forum ardından, gözlemler

Etkinliğin teknik değerlendirmesini önümüzdeki haftaya bıraktım gerçi. Ancak, haftaya kadar bekleyemeyenler için kısa kısa gözlemlerimi aktarayım. Ayrıntılı değerlendirmeler gelecek merak etmeyin... Türk Telekom, yaklaşık 5 yıl önce başladığı IPTV projesinde sona gelmiş. TTNet şirketi üzerinden IPTivibu (TTNet CEO'sunun sunumunda, ki konferansın tümü simultane tercüme falan yapılmadan sadece İngilizce'ydi, bu ismin İngilizce'de that is IPTV anlamına geldiğini söyleyince fark ettim IP tivi işte bu anlamında bir kısaltma olduğunu :) adlı hizmeti sunmaya 2 hafta önce başadıklarını duyurdular. Konferansta soft launch (yumuşak duyuru ?) olarak yapılan duyuru ile hizmetin başlatıldığı söylense bile henüz web sayfasında bu konuyla ilgili bilgilere ulaşılamıyor.  IPTivibu hizmeti için en az 8 MBit/saniye hızında TTNet internet aboneliği gerekiyormuş. Şimdilik 101 kanal, ki bunların içerisinde HD olanları da olacakmış. Etkileşimli hizmetler, flick uygulaması falan da sunula

IPTV World Forum İstanbul'un ardından

Bu satırları yazarken etkinliğin ikinci günkü programı devam ediyor. İki günlük, oldukça yoğun program tam zamanında başlaması, zaman çizelgesine uygun devam etmesi ile uluslararası bir organizasyon olduğunu belli etti. Katılım ücretinin yüksekliğinin getirdiği en önemli sonuç etkinlik izleyicilerinin gerçekten ilgili kişiler olmasıydı. Sadece ilk gününü takip edebildiğim etkinlikte TTNet ve AirTies CEO'ları gibi çok üst düzey konuşmacılar söz aldı. Oturumların araları, toplantı salonunun önündeki fuayede kurulan sergileri gezmek için yeterli uzunlukta tutulmuştu.  İstanbul'un en kolay ulaşılabilen otellerinden birisi olduğunu düşündüğüm Mövenpick'in seçilmiş IPTV Forum için. Levent metrosunun çıkışında yer alan otel, aynı zamanda Fatih Sultan Mehmet köprüsünün dibinde. Levent metrosundaki otobüs duraklarında Sabiha Gökçen havaalanına direkt giden İETT otobüsü kalkıyor. Zaten Atatürk havaalanına raylı sistemle, aktarmalar yaparak ulaşılabiliyor. Sabah 6 uçağı Atatürk hav

IPTV World Forum Ardından, Teknik Değerlendirme - 1

Yazının başlığını Teknik Değerlendirme - 1 dedim. Bunun bir dizi yazının ilki olduğunu düşünerek öyle yazdım. Pek uzun yazmayacağı, dizi yapmayı düşündüğüm için. Öncelikle Türk Telekom ve TTNet üzerine görüşlerimi yazayım. Etkinliğin ana destekçilerindendi her iki şirket. Türk Telekom'un üst şirket olarak görürsek, ki öyle aslında, Argela, TTNet ile birlikte sergi alanında büyük yer almışlardı. Argela, yazılım geliştirme alanında çalışıyor. TTNet, malum internet servis sağlayıcısı. Türk Telekom'un etkinlikte açıkladığı stratejisine göre IPTV , internet ve Voice over IP (IP üzerinden ses:VOIP) hizmetini TTNet üzerinden sunacak. İnternet ve telefonu tek faturada birleştirmeyen Türk Telekom, üç hizmet için tek fatura dönemine geçmeyi planlıyor. IPTV'yi itici güç olarak kullanacak. 3 farklı ekrandan (telefon, televizyon ve bilgisayar) televizyon izlemenin olanaklı olacağı ileri sürülüyor. Planlaması kolay, uygulaması ise zor bir hizmet IPTV. Multicast broadband internet bağl

IPTV World Forum Eastern Europe bu yıl İstanbul'da.

Konu ile ilgililerin merakla beklediği etkinlik ilk kez ülkemizde gerçekleştirilecek. Mövenpick Hotel, İstanbul'da 12-13 Ekim (yani haftaya salı-çarşamba) günlerinde toplam 9 oturumda önemli konuşmacıların yer alacağı IPTV World Forum Eastern Europe ile ilgili ayrıntıları web sayfasında bulabilirsiniz. Etkinliğe katılım ücretli. Ücretler epey yüksek. 5 Ekim'den önce kayıt yaptırmışsanız, ki bu iletiyi yazdığım tarih düşünülünce artık çok geç :), 1499 € ödemeniz gerekiyor. Bugün kayıt yaptırırsanız ise 1799 € ödeyeceksiniz. Ancak Free Operator Pass adlı bir seçeneğiniz daha var. Free Attendance For Service Providers olarak ayrıntılandırılan bu seçeneğin tam olarak kimleri kapsadığını çözemedim. Eğer IPTV hizmet sağlayıcılar kastediliyorsa Türk Telekom, TTNet, Superonline gibi şirket çalışanları kapsanmış oluyor. İşin doğrusu kendimi de o kategoriye sokup kayıt yaptırdım :) Ancak kaydımın geçerli sayılıp sayılmadığı belli değil henüz. Neyse, fırsat bulursanız önemli bir etkinlik

Yarının Türkiyesine Seyahat / Ahmet Emin Yalman

Ahmet Emin Yalman , cumhuriyetin tanıklığını yapmış gazetecilerden. İmparatorluk zamanında, 1888'de, Selanik'te doğmuş ve 1972 yılında İstanbul'da vefat etmiş. Bu uzun ömrüne iki dünya savaşı, iki askeri darbe sığmış.  Yarının Türkiyesine Seyahat, ilk basımı 1944 yılında Vatan Matbaası tarafından yapılan ve Köy Enstitüleri deneyimini anlatan bir inceleme / tanıklık kitabı. Benim okuduğum bu eserin Cem Yayınevi tarafından 1990 yılında yapılan yeni baskısı. Yayınevi bu yeni baskıda 1944 yılındaki metnin yanı sıra Köy Enstitüleri neden kuruldu başlıklı bir inceleme ve ilk metinde adı geçen enstitü öğrenci ve yöneticilerinin 1990 yılındaki durumlarını eklemiş. Bunları eklemekle eseri güncelleştirmiş bir yerde. Ancak, yeni baskıya bu eklemelerin yapıldığına dair bir önsöz konulmamış. İçindekiler dizini de kitabın sonunda. Kitap, Ahmet Emin Yalman'ın önsözü ile başlıyor. Keşke yayınevi ayrı bir önsöz ile eseri takdim etseydi. Köy Enstitüleri deneyimi, genç cumhuriy

Yabancı dil öğrenmek üzerine: DuoLingo deneyimimim

kızımın çizgileri Ülkemizin kanayan yaralarından birisidir sanırım, yabancı dil öğrenmek. Onlarca kurs, yüzlerce kitap, saatlerce ders ve sonuç: anlayan (en azından anladığını düşünen) ve konuşamayan kişiler... Bir yerlerde bir sorun olduğu kesin, ama nerede? Farklı zamanlarda, 3 kez Fransızca kursuna gittim. İlk seferin ardından, aslında bir temel bilgim olmasına karşın, her seferinde en baştan başladım, hiç bilmiyormuşum gibi. Ne yazık ki kurslarda öğrendiklerim kalıcı olamadı. Şimdilerde, 70 gündür, her sabah DuoLingo ile çalışıyorum. Ücretsiz ve arada çıkan reklamlarla devam eden sürümünü kullanıyorum. Eminim farklı online dil kursları da vardır. Online platformda, kurslarda olmayan ne var diye düşününce bir kaç şey tespit ettim. Belki sizlerin de işine yarar diye paylaşıyorum: Yabancı dil öğrenmek, sürekli ve kesintisiz tekrar gerektiren bir süreç. Kurslar, sadece haftanın belli günleri, bir kaç saat için ve çoğunlukla, günün en yorgun olunan akşamlarında oluyor.  Fi

Sayısal radyo - Norveç FM yayınlarını sonlandıran ilk ülke olacak mı?

Blog sayfamda sayısal radyo yayınlarıyla ilgili yazdığım yazılar var. Bunlara bir yenisini eklemenin yeri geldi. Yazıya karar vermemin nedeni, Avrupa Yayın Birliği (European Broadcasting Union: EBU) teknoloji dergisi Tech-i'in Aralık 2013 sayısının başlığı "end in sight for FM?" Dergide FM yayınlarını kapatmayı planlayan Norveç'teki durumu irdeleyen bir yazı var.  Norveç, FM radyo yayınlarını 2017 yılında sonlandırmayı hedefleyen ve bunu açıklayan ilk ülke . Ülkede sayısal radyo yayınları ile FM analog radyo yayınları eş anlı olarak yapılıyor. Sayısal radyonun tanıtılması ve desteklenmesi için kamu yayıncısı NRK ile Norveç'in en büyük özel radyo yayıncısı P4 ortaklığında Digital Radio Norway (DRN) adlı bir yapı kurulmuş . Bu kamu - özel birlikteliği sayısal radyonun yaygınlaştırılması için önemli bir sinerji yaratmış. 2013 sonu itibariyle Norveç'in %90'ını kapsayan iki adet DAB+ multipleksi bulunuyor. Norveç kamu yayıncısının yükümlülüğü ise 2014 son

"İhtilalin Süvarisi", Nesrin Turhan

Kitap , yakın tarihimizi yalnızca ders kitaplarından öğrenen benim gibileri için bulumaz bir kaynak. 1960 yılını, 27 Mayıs'ta yapılan ihtilal ve ardından gelen idamlardan ibaret sanırdım. Bir solukta okuduğum roman, yer yer mahkeme tutanaklarına yer yer anılara dayanılarak yazılmış. Nesrin Turhan zor işini başarıyla bitirmiş. Albay Talat Aydemir'in mahkemede yaptığı son konuşmanın günümüz için de geçerli görünmesi, romanın en düşündürücü yanıydı. Binbaşı Fethi Gürcan'ın karizması ve "görev adamı" özellikleri oldukça etkileyiciydi. Roman ile ilgili çok daha fazla yorum yapmak isterdim. Ancak bu yorumları yapabilmem için o dönemi tüm yönleri ile öğrenmem gerektiğini düşünüyorum. Ülkemizin içinde bulunduğu durumu anlayabilmemiz için geçmişini, özellikle yakın geçmişini, iyi öğrenmemiz gerekiyor. Nesrin Turhan'a ve kitabın yazılmasında emeği geçen herkese teşekkürler...

Genç Kızlar Labirentinin Esrarı / Eduardo Mendoza

Facebook, Trends ve Twitter hesaplarımdan #hergünebirkitap etiketiyle paylaşım yapmaya başlayalı okuyacağın kitapları nasıl seçiyorsun diye soranlar oluyor. İşin doğrusu özel bir yöntemim yok. Tanıtım yazıları, dergilerdeki söyleşiler yol gösterici olsa da nokta atışı öneriler, tanıdıkların tavsiyelerinden çıkıyor.  Bu kısa ve belki de gereksiz girişin ardından gelelim Eduardo Mendoza'dan okuduğum ilk eser olan Genç Kızlar Labirentinin Esrarı romanına. Öncelikle bu romanı okumama vesile olan sevgili kızıma teşekkür ediyorum. Onun isteği ile sahafta bulup satın aldım Mendoza'nın 1990 yılında Remzi Kitabevi'nden çıkan romanını. Fransızca'dan Hüseyün Boysan çevirmiş dilimize. Neden orijinal dilinden çevrilmemiş anlamadım.  Roman, İspanya yakın tarihini kısaca özetleyen bir önsöz ile yayınlansaydı çok iyi olurdu diye düşündüm okuduktan sonra. Franco kimdir, 1936 - 1939 arasında yaşanılan İspanya İç Savaşı neden çıktı, kim kiminle savaştı gibi temel bilgileri bilmeden de oku

Ruh Üşümesi / Adalet Ağaoğlu

Üç cilt halinde yayınladığı anılarını okuyup, yazdıklarının hiç birini okumamış olmam garip bir durumdu. Geç de olsa Ağaoğlu'nun romanlarından bir tanesini okudum. İlk baskısı 1991 yılında İletişim Yayınları'ndan çıkmış. Benim okuduğum Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan, Nisan 2007 tarihli 11. baskısıydı. 119 sayfalık roman, yazar tarafından "Oda Romanı" olarak tanımlanmış. Öğlen yemeğini kalabalık bir lokantada yemeğe niyetli, birbirini tanımayan, kalabalık yüzünden aynı masayı paylaşmak durumunda kalan kadın ile erkeğin hikayesi Ruh Üşümesi. Bir iki saat içinde yaşanıyor her şey. Elbette kahramanların hayal dünyalarının zamanını hesaba katmazsak. Farklı bir teknik denemiş Ağaoğlu bu romanı kaleme almaya karar verdiğinde. Okuması, klasik roman akışına alışmışlar için biraz zorlayıcı. İşin doğrusu bu romanı ilk yayınlandığında edinmiş ama bir türlü ilerleyemeyip bırakmıştım. Okuyucusundan dikkat isteyen romanlardan. Romanın bölümlerine klasik müzik eserleri